Bir zamanlar yalnızca kelimelerin ağırlığını taşıyan kitaplığım vardı; satırların gölgesinde saklanır, harflerin fısıltısında nefes alırdım. On iki raflık küçük bir evrendi o; kimine göre ahşap bir mobilya, bana göreyse içimde büyüyen bir orman. O raflarda kendi evimi kurmuştum, çünkü bu evin odaları, masaları, duvarları bana hiç ait olmamıştı. Ne zaman kapıdan içeri girsem, bir yabancı gibi dolaşırdım. Ama kitaplığım… işte o benim sessiz yuvamdı.
Artık kitaplığıma baktığımda, kitapların bana fısıldayan sesini duymuyorum. Yerine, konservelerin donuk sessizliği çöküyor. Mürekkep kokusunun yerini sirkenin keskinliği aldı; kelimelerimin toprağını kavanozlar işgal etti. Ve ben anlıyorum ki, bu evde bana ait hiçbir şey kalmadı.
Benim evim artık dört raf kadar işte… Ne eksik, ne fazla. Belki de o yüzden hiçbir zaman tam anlamıyla bu eve sığamadım. Çünkü kitaplarım azalınca ben de küçüldüm; ait olamadığım duvarların arasında, kendime ait olan tek şeyin de elimden kayıp gidişini izledim.
Artık kitaplığıma baktığımda, kendimi görüyorum: Daraltılmış, kenara itilmiş, fazlalık gibi duran… Şimdi sadece dört rafın dibinde unutulmuş birkaç kitabın arasında, silik bir gölge gibi oyalanıyorum.