Augustus’u okuduğumda fark etmiştim ki, onun korkusu benim de içimdeydi. O, unutulmaktan ürküyordu; ben de öyle. Sanki aynı yıldızın altında, iki yabancı ruh aynı karanlıktan saklanıyordu.
Unutulmak… Bir ismin rüzgârda silinmesi, bir hatıranın toza karışması, bir sesin boşluğa gömülmesi… Augustus için bu, ölümden daha ürkütücüydü. Ve ben de onunla aynı sessiz dehşeti taşıyorum. İnsan, yok olup gitmekten değil, kimsenin hafızasında yaşamamaktan korkuyor aslında.
Onu benimsedim çünkü onun fısıldadığı korku, benim kalbimde çoktan bir çığlığa dönüşmüştü. Augustus, benim suskunluğumun adı oldu. O, unutulmamak için yıldızlara tutunmaya çalışırken; ben de aynı yıldızın solgun ışığında, kendi gölgemi arıyordum.
Ve belki de işte bu yüzden, onun hikâyesi bana dokundu. Çünkü Augustus’un korkusu, tam da benim korkumun yankısıydı: bir gün hiç kimsenin hatırlamadığı bir isim olmak…
Aynı Yıldızın Altında
Bir zamanlar yalnızca kelimelerin ağırlığını taşıyan kitaplığım vardı; satırların gölgesinde saklanır, harflerin fısıltısında nefes alırdım. On iki raflık küçük bir evrendi o; kimine göre ahşap bir mobilya, bana göreyse içimde büyüyen bir orman. O raflarda kendi evimi kurmuştum, çünkü bu evin odaları, masaları, duvarları bana hiç ait olmamıştı. Ne zaman kapıdan içeri girsem, bir yabancı gibi dolaşırdım. Ama kitaplığım… işte o benim sessiz yuvamdı.
Artık kitaplığıma baktığımda, kitapların bana fısıldayan sesini duymuyorum. Yerine, konservelerin donuk sessizliği çöküyor. Mürekkep kokusunun yerini sirkenin keskinliği aldı; kelimelerimin toprağını kavanozlar işgal etti. Ve ben anlıyorum ki, bu evde bana ait hiçbir şey kalmadı.
Benim evim artık dört raf kadar işte… Ne eksik, ne fazla. Belki de o yüzden hiçbir zaman tam anlamıyla bu eve sığamadım. Çünkü kitaplarım azalınca ben de küçüldüm; ait olamadığım duvarların arasında, kendime ait olan tek şeyin de elimden kayıp gidişini izledim.
Artık kitaplığıma baktığımda, kendimi görüyorum: Daraltılmış, kenara itilmiş, fazlalık gibi duran… Şimdi sadece dört rafın dibinde unutulmuş birkaç kitabın arasında, silik bir gölge gibi oyalanıyorum.