Mağrur şarkılarla oturmuştuk bir ayağı kısa o masaya.. mucizelerden ve imkansızlıklardan doğurulmuş iki yetim ağrıydık, dudaklarımızın kıyısından düşüyorduk öznesi eksik her bir cümlede.. sen bulutları seviyordun, benim aklımda bir yağmur, damlaya damlaya beni başka bir sokağa taşımanın arzusuydun, gördüm, geldim ve sevdim en önemlisi de buydu.. uykunu bölmüştüm, serçe canın canıma değmişti, karanlığa meydan okuyordun, kapıyı kapatıp içeri girdik, duvarların yeşile çalıyordu, sakinliğinde bir cam parçası vardı, çıkardım, yuttum, içimdeki kanı gözlerinle durdurdum.. Aşk diyorlar adına, milyonlarca kelimenin arasından üç harf seçebilmişler, başka bir gömlek giyseydim içim parçalanırdı, teninin beyazını soyundum, Allah var hiç bu kadar yakışıklı olmamıştım.. iyi hatırla bir gün güzelliğini İstanbul’dan mı aldın diye seslenmiştim sana, Üsküdar’ını geçip, Beyoğlu’na gelince düştü aklıma, bir şehri seninle süslerken bir ülkeyi felakete sürüklemenin çıkardığı bir savaşta yine dönüp dolaşıp senin kılıcına emanet etmek için canımı, zihnime yüzünden yapılmış bir fikir serildi.. adını tesbihimin ucuna astım, öyle bir sevdim ki seni; Allah’ın rızasına yakınlaştım; biliyor musun serçe kuşum, bu öyle baştan sağma söylenmiş bir zikir değildi..