Meğer ben hayatımın aşkını, siyasi fikirlerimiz uyuşmadı ğından beni hep en zor ve en uzak görev noktalarına yollayan saray paşası Enver tarafından sürüldüğüm Sofya'da bulacak, Harbiye'den sınıf arkadaşıma lanet yerine, Dimitrina yüzünden hayır duası okuyacakmışım!
Ey aşk, sen nelere kadirmişsin!
Odama yerleşir yerleşmez de hemen şehri dolaşmaya çık- mis, sokaklarında gezinirken tuhaf bir kıskançlık duygusunun jine düşmüştüm. Ben ki dünyanın iki kıtasına yayılabilen yegane ve ayrıca muhteşem bir doğa harikası olan başşehrimde, gökyüzüne uzanan ince uzun cami minarelerinin meftunuyumdur, ama şehrimin perişanlığını da görmezden gelemem. Işıklı güzel bir caddede yürürken bir köşe dönersiniz, aa, oda ne! Karşınıza içler acısı bir mezbelelik çıkıvermiştir. Aynı durum Boğaziçi'ndeki tabiat güzelliğinin büyüsüyle mest olmuşken de başınıza gelebilir, Beyoğlu'nun ışıltılı caddesınd gezinirken de. Muhteşem bir Osmanlı konağının yanında her an yıkılmaya hazır bir virane görmeye hazırdır İstanbullu
Orta Avrupa'nın başşehirleriyle asla kıyaslanamazdı. Ben şehirleşme ve eğlence konusunda Batıyla farkımızı ilk kez 1910 ndaki askeri manevraları seyir için Ali Paşa'nın yaveri olarak gittiğim Paris'te açıkça görmüştüm. Geniş bulvarlarının tümi bir meydanda buluşan Paris, sadece eğlence merkezi değildi, aynı zamanda bir mimari tasarım harikasıydı. Şehir planlamalarına o günlerden sonra merak salmışımdır.
İyi askerler olduğumuzu kabul etmesine rağmen siyasi görüşlerimiz hiç uyuşmadığı için, Enver bu tayinle bizi çevresinden uzaklaştırmış oluyordu. Kısacası tayinlerimiz bir lütuf değil, sürgündü
Tayinim Selanik veya İzmire değil, Şam'a çıktı.
Ey her an patlamaya hazır bomba gibi ilk gençlik dönemi ömrümüzün! Zaman her birimizi acımasızca yontacaktı; düşman çizmesi altındaki ülkede siyasi fikir ayrılıklarının teferruat bile sayılmayacağını yaşayarak öğrenecektik biz Harbiyeliler