Benim bildiğim, gördüğüm, bu yeryüzünde pek az kimsenin bir fikri vardır, pek az kimse fikirlerle uğraşır. Kişioğlu düşünen bir varlıkmış, düşünebilir demek daha doğru olur. Canı isterse düşünür. Yapacak başka bir iş bulamayıp pek bir bunalınca düşünür. Düşünür, düşünür ya, çıkarını dü şünür, gemisini kurtarmayı düşünür, gününü gün etmeyi düşünür, başı sıkışınca arpacı kumrusu gibi düşünür, kötü kötü düşünür, fikirler üzerinde düşünmez. Ne diye yorsun kendini? Düşünmeyi uzmanlara ısmarlamıştır. Onların dedikleriyle yetinir. İnanır, sımsıkı inanır, gerekirse -gerekmese de- öldürüp ölmekten bile çekinmez, gene de kendi kendine düşünmeye katlanmaz. Düşünmek de göze alınacak şey midir?
Batı ile Doğu arasında sınırı kaldırmak, Avrupalı bir yazar olmak birinin aklından geçmemiş. Ziya Paşa: "Diyar-î kiifrü gezdim beldeler kâşâneler gördüm / Dolaştım mülk-î İslâmî bütün virâneler gördüm" derken İslam ülkesindeki halden elbette yakınıyor, kendi yurdunda da büyük şehirler, güzel yapılar görmeyi diliyor; diyar-i küfr diye alay ettiğinden belli: "Avrupa’yı hor görmeyin, gâvur 'deyip de geçmeyin, örnek alın," diyor, ancak büsbütün değişmeye razı değil, Avrupalı olmak arzusu yok.
Şairleri, büyük şairleri okudukça gönlümüz bir neşve ile doluyor ya, onlarda bizi küstüren bir şey de var; bizim bütün düşündüklerimizi bizden çok önce düşünmüş, hem de oynar gibi düşünüp oynar gibi söyleyivermişler...
Bakın, şairlerin çoğu, hemen hepsi, yaşamanın güzelliğini anlatıyorlar. Yaşamanın geçici olduğunu, o nimeti çabucak yitireceğimizi duymasalar, düşünmeseler, hep onun güzelliğini anlatırlar mıydı? O sevincin altında bir acı var ki kendini gizleyemiyor.