cemâle meftûn olan her kalp, aslında cemâlin kaynağına, yani Cemîl-i Zü’l-Celâl’e meyleder? Günebakan da, mahlûkat arasında en ziyâde bu cemâli arayanlardandır. Öyle ya, bir ömür boyu başını başka yöne çevirmeyip, hep güneşe, yani nurun ve sıcaklığın kaynağına yönelmek ne büyük bir sadâkattir!
Günebakan, her sabah doğuda doğan nur topunun ilk hararetini hisseder hissetmez başını ona çevirir. Gecenin zulmetinden sonra yeniden doğan güneşin ardından seyrana koyulur. Her lahza onunla hemhâl olur. Geceleri başı eğiktir, çünkü mâşukundan uzaktır. İşte bu hâl bana, aşkın edebini, muhabbetin vakarını öğretir.
Ben günebakanı, yalnız bir çiçek olarak değil, bir mü’minin hâliyle mütenâsip bir aynadarlık olarak görürüm. Zîra o, her daim yönünü kaynağa döner; ne rüzgârın savurması ne de toprağın kuruluğu yönünü değiştirmez. İşte ben de, fânî dünyanın esintilerine kapılmadan, Rabbimin cemâlini arayan bir gönül gibi olmak isterim. Bu yüzden sevdim günebakanı.
“Ve li Rabbike fesbir.” (Kalem, 48) buyurur Kur’ân-ı Hakîm. Rabbin için sabret. Günebakan da sabreder, bulutların arasındaki perdeyi bekler, yeniden doğacak olan nur için ümitvar bekleyişi elden bırakmaz. Bu bana sabrı öğretir, ümidi fısıldar.
Hem sonra ne vakit ona baksam, içimdeki dağınık düşünceler toparlanır, kalbimdeki boşluklar doluverir. Zîrâ bilirim ki, her bakan çiçek gibi ben de bir güneşe bakmak, bir hakikatin merkezinde durmak isterim. O merkez de, Güneş’lerin Güneşi olan Hakk’ın nurudur.
Sessizdir, lakin her hâliyle konuşur. Dil bilmez, ama her hâliyle “Sübhâne men tevâcehe ileyhî’l-ahrâr!” der — "Ne yücedir O ki, kendisine yönelen özgür ruhlar vardır!" Ve ben, bu tesbîhe iştirak eden her varlık gibi, onunla beraber huşûda bulurum kendimi.
. O benim lisanımın değil, kalbimin mürekkebidir.