Her insanın hayâtında, kendi hakîkatini yüzüne haykıran bir kitap vardır. Bazı kitaplar okunur, bazıları ise insanı okur. Cemil Meriç’in Bu Ülke adlı eseri, yalnızca bir fikir demeti değil, aynı zamanda bir kalb muhâkemesi, bir idrak yangını, bir medeniyet hafızasıdır.
Bu eser, bana yalnızca yeni pencereler değil; büsbütün yeni bir gökyüzü, yeni bir dünya, hatta yeni bir benlik armağan etti. Nice cümleleri vardır ki, yüreğime mıh gibi çakıldı; nice paragrafları, bir ömrün hayâlinde bile erişemeyeceği derinlikte.
Cemil Meriç, bir fikir işçisinden ziyâde bir medeniyetin haykıran vicdanıdır. Onun kaleminde kelimeler yalnızca anlam taşımaz, aynı zamanda acı taşır, öfke taşır, hüzün taşır. Okudukça anladım ki, “Bu Ülke” dediği şey yalnız coğrafî bir mekân değil; dertlerin, sancıların, köksüzlüğün ve arayışın yurdudur. Her satırıyla bu ülkenin hem bir yarası hem bir çâresi olmuştur.
Kitap boyunca hissedilen en temel şey, aidiyetsizlikle kök arayışının çatışmasıdır. Doğu-Batı ikileminde sıkışmış, kendi kendine yabancılaşmış bir toplumun hâli, onun kaleminde mücerret bir fikre değil, elle tutulur bir acıya dönüşür. Bu yüzden her cümlesi, bıçak sırtında yürüyen bir hakîkat gibi keskin ve yakıcıdır.
Cemil Meriç’i okudukça, zihin inşâsının kolaycılıkla değil; sabırla, cefayla, yanmayla mümkün olacağını idrâk ettim. O, fikir adamının yalnızca bilen değil; aynı zamanda yanan, hisseden, çırpınan bir varlık olduğunu ilân eder.
Şunu demeliyim ki: Bu eser beni uyandırdı. Dört defa okudum; ve her defasında başka bir yanımı değiştirdi. Birincisinde sadece bir okur idim, ikincisinde hayran, üçüncüsünde öğrenci… Dördüncüde ise, Cemil Meriç’in buhranına ortak olmuş bir yolcuya dönüştüm. Artık yalnızca onu okumuyor; onunla birlikte susuyor, onunla birlikte öfkeleniyor, onunla birlikte