Her gün on iki on beş kişi ölüyordu. Sayılardaki artış kısmen durmuştu ama umduklarından daha zor oluyordu her şey. Bazıları inat ve kararlılıkla, bazıları da kafasızlık ve yüzeysel bir cesaretle karantina yasaklarını ne yazık ki hâlâ çiğniyordu.
Bazan pencerelerden birini açıyor, birbirlerine sarılıp şehrin hareketsiz, kıpırtısız, ölüm kokan sessizliğini dinliyorlardı. Bazan yanan bir evden yükselen kara bulutlar arasından körfezin öbür tarafındaki Kale’nin tecrit avlusundaki hastaları, şüphelileri, vakit öldüren talihsizleri seyrediyorlardı.
Pencereden içeri külrengi bir ışık giriyor, çam ağaçlarının yeşili kurşuni görünüyordu. Ezan ve çan sesleri duyulmadığı için şehrin üzerindeki bulutlar ağırlaşmış, göğün mavisi ve insanların iradesi solmuştu sanki.
“Dünyada dilinizi kullanarak ortalığı toz duman edebilirsiniz, kalp kırabilirsiniz, şiddet yayabilirsiniz. Yine, dilinizi kullanarak, gönül alır, barışlar yaparsınız. İşte ondandır ki, dil dünyada en acı ve aynı zamanda en tatlı şeydir.”