Öncelikle belirtmek isterim ki az ağlayan, hatta olur olmadık her şeye ağlamayı huy haline getirmiş insanlara da anlam veremeyen biriyim. Sonra da neden bu açıklamayla başladığımı belirteyim. Çünkü benim kitabı bitirmem gerekirken tam tersi oldu ve kitap beni bitirdi...
Hem kitap hem de ben bittiğimizde sanki yıllardır hasretini çektiğim birine, sanki dünyadaki tüm acıyla büyüyen çocuklara, sanki çoklar içinde ne kadar az olduğumuz fikrine sarılır gibi sarıldım dakikalarca kitaba.. Ve yanaklarımdan süzülen yaşlar yetmezmiş gibi bir de hıçkırıklarım eşlik etti onlara.. Neden bu kadar sarsıldım, neydi beni bu kadar etkileyen dedim. Arka fonda çalan piyano ezgilerine suç attım önce, sonra duygusal olarak kötü olduğum bir döneme denk gelmesine ve ardı ardına sıralandı bahaneler.. Asıl neden okuduklarımızın, hayatlarımızın farkında olduğumuz ya da olmadığımız taraflarına dokunmasıydı oysa.. Ya zaten açık bir yaranın üstüne basması, ya kabuk tutmuş bir yarayı kanatması, ya kapandı sanılarak üstü örtülen acıları gün yüzüne çıkarması.. Ya da başından böyle olaylar geçenlere duyulan üzüntüydü.. Gördüğünüz gibi nedenler 'az' değil ve istenilse daha bu kadar neden sayılabilir..
“Az” bir roman değil sadece, insanın içindeki karanlığa tutulmuş bir ayna. Okurken yalnızca Derdâ’nın ve diğer Derda’nın ya da o dünyaya sıkışmış insanların hikâyesini okumuyoruz; insanlığın en çıplak haline, acının en saf biçimine bakıyoruz. Belki de bu yüzden bu kadar sarsıyor. Çünkü “Az”, okurun eline bir hikâye bırakmıyor; okurun içine bir ağırlık bırakıyor.. Ve bitince insan, kapattığı kitabın kapağına değil, kendi içine bakakalıyor…
Ve unutulmaması gerekiyor ki; belki de gerçekten bütün kötülüklerin başını sevgisizlik çekiyor.. Belki de 'çok' sevmek yerine 'güzel' sevmek gerekiyor.
Yeraltı
Diyebilirsin ki, bir insanı, fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? Haklısın. Belki de çok az.. O zaman şöyle demeliyim: Seni az tanıyorum... Az..
Sen de fark ettin mi? Az, dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. ○ alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi..
Bu yüzden, belki de, az çoktan fazladır. Belki de az, hayat ve ölüm kadardır! Belki de, seni az tanıyorum, demek, seni kendimden çok biliyorum, demektir. Bilmesem de, öğrenmek için her şeyi yaparım, demektir. Belki de az, her şey demektir. Ve belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir...