Ne acı... Toplama kampının dehşeti zaten başIı başına insanı ürpertirken, bir de orada "çökmüş, bitkin, dik duramayan" insanlara Müslüman diye seslenilmesi, acımasızlığın bile nasıl seçici bir dille işlendiğini gözler önüne seriyor. insanların inançları yüzünden aynı zulmün içinde çürütüldüğü bir ortamda, güçsüzlüğü başka bir dine yamamak.. Bu ironi değil, çıplak bir önyargı, hatta aşağılamanın en kaba halidir.
Daha da üzücü olan, yazarın bu çarpık ayrımı görmezden gelmesidir. Kendi dininden olan çorba dağıtıcısının arkadaşlarına torpil yapmasını "yargılamak bana düşmez" diye geçiştirebilen bir kalem; iş güçsüz insanları başka bir dinle ilişkilendirmeye gelince nedense aynı hoşgörüyü göstermez. Bu tavır, üstünlük taslayan yaklaşımın metnin içine sinsice sızdığının açık göstergesidir. Kampın çamurundan bile daha kirli bir çelişkidir bu.
Tüm bu çelişkilerin arasında kitabın özü tek bir noktaya bağlanıyor: Hayat, uğruna savaşılacak bir dava ya da sevgi olduğu sürece anlamlıdır. insan ne kadar derin bir karanlığa itilirse itilsin, belirleyici olan başına gelenler değil, onun bu olanlara nasıl karşılık verdiğidir. Anlam, acının ortasında bile, insanın içsel duruşunda filizlenir. Hayatın ağırlığı, insan ruhunun tavrıyla şekillenir. Yine de satır aralarındaki ayrımcılıklar ve tutarsızlıklar, bu "yüksek" mesajın altını gölgelemeye yetmektedir.