Aşağıda geriye kalan her şey tek kelimeyle özetlenebilir -kıyım. Sanki savaş alanından çıkarılmış ağır yaralı bir askerin tasviri. Hayatın bu kadar hasar verebilmesi insanı hayrete düşü rüyor.
Babam durmadan anlatıyordu, hikaye anlatmak hayat memat meselesiydi. Durursa muayenehaneye getirdiği her şeyin sabah bahçedeki çileklerin üzerindeki çiğ gibi yok olacağını biliyordu.
Sadece hikaye anlatırken kaburgaları onu sıkıştırmıyordu, beli onu bıçaklamıyordu, göğsü batmıyordu, ağrıdan eser yoktu.
Genç doktorlar ve hemşireler sessizce muayenehaneye toplanmıştı, diğer hastalar kapıdan baş uzatıyordu - bu mucize, bu kuzular, domuzlar, çiçek açmış kirazlar ve hikayeler de neyin nesiydi? Ve dinleyenin artık ağrısı acısı kalmıyordu.
Bu Şehrazat - benim babam!
Durmadan anlatıyordu, her hikayeyle bir gün daha kazanı yordu, sanki kısa bir süreliğine sussa kışın geri döneceğini ve ömrünün kardelenleri, guguk kuşunu ve Aziz Georgi Günü'nü görmeye yetmeyeceğini biliyordu ...
Bulutların üzerinde bulut olmaz, bulutların üzerinde bulut olmaz,
tıpkı ölümümüzden sonra ölüm olmadığı gibi ...
Bunu ilk defterlerimden birine bir yerlere yazmıştım, o zamanlar ölümden her ne anladıysam. Sonradan benzer sözleri başka kitaplarda da keşfettim. Elimizde en azından, anne babamızın ölümünü yalnızca bir kez yaşadığımıza dair tesellimiz kalıyor.
Kendi ölümümüzden söz etmeye bile gerek yok. Onu bir kez bile yaşamayacağız.