Erdal Fidan
"İnsanlığını yitirmemiş ve yitirmeyecek olanlara... " diyerek ilk cümlesiyle derin kesiği zihinlere atarak başlıyor anlatmaya...
Arka fon müziğinde İbrahim Tatlıses'ten music.youtube.com/watch?v=pYYTe7g... " Yanlızım Dostlarım " eşliğinde,sanki "dinle beni 21.yüzyılın insanı"diyerek.
Kalabalıklar içinde yanlız kalanlardan biriysen ,gel hasbihal edelim der gibi içerlemiş ses tonuyla
Münkesir 'i kelime kelime inceden inceye nasıl hissettiklerini dile getiriyor.Birden kendinizi hikayenin içinde buluveriyorsunuz...: )
Spoiler vermeyi sevmeyen bir okuyucu olarak devam ediyorum.
Kitap 95 sayfa,15 bölümden oluşuyor olsada,öz ve ez bir anlatımla insanların, okuyucularının hayatlarında bir farkındalık oluşturma gayretiyle kaleme alınmış olarak yazılmış.Okuyunca kimine göre hikaye,kimine göre gerçek hikaye kesitlerinden oluşuyor olduğuna karar vereceksiniz.
Belkide çağımız insan ilişkilerinin,
son dönemeçteki ahvalini dikkat çekmek kadar, bir o kadar da satırlara da dökerek, maskeli yüzlerin son durumlarını ve
Münkesir bir yüreğin halini gözler önüne seriyor.Kendi kendini iyileştirme sürecini de tanıklık edeceksiniz.
Son cümle yine yazardan gelsin...
Tarifi var mıdır, huzura giden yolun?Tarifi var mıdır, huzurla biten sonun ?
Müreccah 'ta buluşmak üzere diyelim.Keyifli okumalar...
Anne en kutsal varlık.
Kudüs ilk kıble ,Mescidi Aksa ilk mabet ve ilk kutsal mekanlardan biri...
Dünya bu mekanda var oluyor, durumu hal buluyor,tarihe duyuruyor sesini.Mukaddes emanet böylelikle çağlara damgasını vuruyor.
Nuri Pakdil yüreğinin kol saati gibi taşıdığı Kudüs'ü en vakur kelimeleriyle bizlere adeta okuyor.
Yetmiyor ; anne olup Kudüs'ü bir çocuk gibi koruyor,
O da yetmiyor ; çocuğunu özverili ve komutan gibi büyütüyor dizeleriyle.
Sözcükler kitaptan çıkıp,kalbimize kurşun gibi vuracağı merciye isabet ediyor ve Kudüs davası birkez daha işliyor ciğerlerimizin en derinlerine.
Son söz Kudüs şairi
Nuri Pakdil'in
Yüreğimin yarısı Mekke'dir,geri kalanı Mekke'dir.Üstünde bir tül gibi Kudüs vardır.
Üstadın kitabına inceleme yazmak ne haddimize, kelimeleriyle bizi kendimize getirdi,vay ahvalimize...
Richard Bach'ın pilot mesleğinin satırlarda ki yansımasını Jonathan Livingston adındaki "Martı"ile kurgulanmıştır.
Uçak kokpitinde uçmayı ne kadar çok severek gerçekleştirdiyse, Jonathan'ı da sadece karın doyurmak için uçmak yerine, uçmayı seven ve özgürlüğüne düşkün bir o kadar kendini tabiatı dolayısıyla uçuş kabiliyetini geliştirecek, dünyasını bambaşka diyarlara açan martı olarak karakterize etmiştir.
Dalışlar, uçuşlar,kavisler, manevralar, taklalar,fit ve mil birim ifadeleriyle kelimeler arası uçuş keyfimizin üzerine yoktur.
Uçuş sevdasına ve kendini geliştirmek hususuna ağırlık vermesi bu yönde gökyüzünde alıştırmalar yapıp,özgürce dolaşması da sürü tarafından istenilmemesine kadar durumun varmasına sebep olmuştur.
Daha fazla spoiler vermeden, yaratılmışlar içinde hepimizin biricik olduğunu ve birbirimizi olduğumuz gibi kabul edip, daha paylaşımcı bir yapıda olmayı tercih edersek,daha kolay bir hayatı yaşamaya katkıda bulunur kolektif bilincimizide geliştirmiş oluruz diyerek incelemeyi tamamlamak isterim.
Son söz
Richard Bach 'tan gelmeli...
Acaba biz, dünyamızdaki özgürlüğün bitişini izleyen martılar mıydık?
(Syf : 145 )
Kimbilir...
Hayatı yaşanılır kılan ve kolaylaştıran anlayışta olan her bir varlığa bu satırlardan " Sevgiler... ".
Özdemir Asaf'ın
Her bir dizesi sevgiye ,sevgiliye
Bazen koşarca ,
Bazen uçarca ,
Bazen de anda kaybolmak pahasına ,
Hiç unutmamacasına ,
Hep can acıtırcasına çoğu zaman kanatırcasına ,
Kalbinde ve dimağında yaşatırcasına ,
LAKİN EN ÇOKTA yazarken yetmiyormuş gibi ,
Her okuyuşta kavuşamayacağı bir aşkın kelimelerle buluşmuş halidir.
Okuyucuları olarak bizide bu dizeleri sevgisinin hatıratına binaen canlı tanık olarak şahitlik ettirmiştir.
En son sözü yine
Özdemir Asaf 'a bırakmak gerekli ;
Geleceğim,bekle dedi,gitti...
Ben beklemedim,o da gelmedi.
Ölüm gibi bir şey oldu.
Ama kimse ölmedi.