Şikâyet kültüründe insanı pasifize eden bir şey var. Sadece şikâyet ederek yaşayan insan serin bir gölgelikte kalı- yor. Şikâyet, nefsin bir tuzağı; kendinizi şikâyet ettiğiniz şeyden ayırıyorsunuz. Halbuki belki benim de kusurum var; bu mahal- lede, bu memlekette, bu toplumda eleştirdiğim şeyin bir parçası da benim. Şikâyet ederek kendimi temize çıkarıyorum ve problemleri başka insanların üzerine yıkıyorum. Durumu düzeltmek için hiçbir eylemde bulunmuyorum, bu çok konforlu bir alan.
Bu can sıkıntısı, modern insanın anlam kaybına uğradığının bir belirtisi. Anlamın olmadığı bir dünyada insan sıkılır. Ne için yaşıyorum, hayatımın hizmet ettiği değer nedir, hayatımın aktığı yön neresidir sorularına doğru ve tatmin edici cevaplar bulamayan insan, anlamsızlık girdabına kapılıyor, sonra onun için bitmek tükenmek bilmeyen bir can sıkıntısına dönüşüyor. O can sıkıntısından bir sürü kötülük de üreyebilir. Şiddet de oradan üreyebilir. Albert Camus'nün Yabancısını hatırlayalım; karakterin birden canı sıkılır ve bir adamı öldürür.
"Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül ahbap ister, kahve bahane," diyor şair. Her ne kadar modern hayat bizleri yalnızlığa itse de, insanın her zaman dostluğa, muhibliğe, dinlenmeye ve dinlemeye ihtiyacı var.