İnsanın varlığının devam etmesi incecik damarlara, her saniye alması gereken nefese, kalbinin biteviye atmasına, karnının doymasına ve daha birçok etkene bağlıdır. O damarlar ki bir kısmı ancak mikroskopla görülebilecek kadar incedir ve içinde dolaşan kanın çok hassas ayarlarla belirlenmiş bileşiminde en ufak bir sapma insanın feleğini şaşırtır. Görme keskinliği, duyma oranı, kasların elastikiyeti, kemikler arasındaki sıvılar, karaciğerin yağ oranı... Bu hayatiyetin tamamına yakını irademiz dışında gelişir, oluşur. Yani insan, hayatını devam ettirebilmek için gerekli olan çoğu donanım ve yeteneği hazır bulur. Herhangi bir şey yapmasına gerek yoktur. Acıktığını, susadığını, yürümesi gerektiğini düşünmeye ihtiyacı yoktur, bu hisler kendiliğinden ortaya çıkar.
Bir şeyi karıştırmamak gerekir: Ne yönde gayret edersek edelim, her ne yaşarsak yaşayalım, netice ne olursa olsun duygularımız, düşüncelerimiz ve karakterimiz bize aittir. Öz olan düşünce, vicdan, karakter ve ahlâkî yapı ise, diğerleri şekildir. Yani "ma-dem biz olayları kontrol edemiyoruz, o halde sorumlu değiliz" diyemeyiz. Olayları yorumlama ve niyetlerimizi belirleme gücüi kendimizdedir. Sorumluluk her zaman -istisnasız- bizdedir.
Adil veya zalim, çalışkan veya akıllı, barışçıl veya saldırgan olup olmamamız, hayatımızda uğradığımız istasyonlara, yaptığımız planlara, başkalarının bize reva gördüklerine göre değil, karak-terimize, duygu, düşünce, ahlak ve inanç sistemimize bağlıdır.
Birbirini anlayan, sevinçleri ve acıları paylaşan, yardımlaşmayı teşvik eden, tereddütleri kaldıran, kimin ne olduğunu bilebilen, toplu yaşama kültürüne sahip bir insan doğasına ihtiyacımız var.
Şefkat söylemlerinin uğultusu eşliğinde kapitalist sistem bütün acımasızlığıyla hüküm sürüyor. Hayvanlar ve insanlar tarihin hiçbir döneminde yaşamadıkları zorlukları yaşıyorlar. Sermayenin gücü hem hayvanları hem insanları endüstri çarkları arasında eziyor. Kullan-at modeli, en insani düşünceye bile kendini kabul ettirmiş durumda. Çarkların içine yuvarlanan civcivleri, kafeslerin içinde kafalarını ve bedenlerini oynatamayan sığırları timsah gözyaşları dökerek izliyoruz. Bu yanlıştan bir gün dönecek insan.
Zaman zaman çevremize baktığımızda hayretler içinde kalırız.
"Bu kadar da olmaz", dedirten durumlarla karşılaşırız. Olur, çünkü dizginlerini isteklerine kaptırmış bir insanın kabul edilebilir sınırlar içinde kalması zordur. Karakteri sağlam, iradesi güçlü olmayan insanın bulunduğu ortama göre davranması, girdiği kabın şeklini alması kaçınılmazdır. Onun amaçları fark-lıdır, değer yargıları değişiktir, ahlâk ve din anlayışı değişkendir.
Hatta iyilikler ve iyi insanlar, güzellikler ve güzel duygular onu rahatsız eder çünkü kültürel, ahlâkî ve dinî normları kendisi için birer engel veya en azından bazı şeyleri hatırlatıcı olarak görür, rahatsız olur. İnsan, uyamadığı kaidenin düşmanı olur.