Hayatı bütünlüğü içinde kavramak demek, her şeyden önce dünyanın bilinçsiz ve hedefsiz güçlerin oyunu olmadığını tam anlamıyla anlamak demektir. Bu ise olup bitenlerin sadece dışını görmek değil, derûni anlamını da keşfetmektir.
Tasavvufun kaynağı Kur’an’dadır. İslam’ın temel hükümlerini içselleştirmekse, onlara karşı mesafeli durmak değil, tam aksine onların anlamını daha derin bir şuurla yaşamaktır.
Düşünceyi eylemden, bâtını zâhirden(içi dıştan) ayırmak, birlik ve bütünlük dini İslam’a ters düşer. O yüzden tasavvuf, Müslüman derûnîliğinin, maneviyatının ve ruhaniinin öz be öz İslami bir şeklidir.
Dua; hayatın her anını her karesini içine alan, ulvî bir yöneliş, şeytan ve şeytanî fiillere karşı bir silah, ümitsizliğin panzehiri, hak ve hakikati açılan kapı, ilahi rahmeti celbeden hidayet muştusudur.
Bugün şayet İslam, geçmişi içinde dönüp kalmaz da Jores’in(Jaures) tabiriyle, ataların ocağına sadık kalmanın o ocağın küllerine sarılmak değil, aksine alevine ilerilere taşımak olduğunu ve bir nehrin ancak denize doğru akmakla kaynağına sadık kalabilecegini hatırlayarak, çağımızın problemlerini Medine toplumu’nun ruhundan hareketle çözmesini bilirse, işte o zaman sadece Müslümanlar için yepyeni bir ufuk açılmaz, artık pozitivist bilimcilik ve batılı bireycilikle kısırlaştırılmayan, aksine Medine’nin “Peygamberi Toplumu” nun daha önce yeşerttiği temel değerlerle beslenen bir sosyalizmin de ufku açılır, böylece de o”aşkınlık ve toplum” bütünlüğü bir umut alev gibi parıldar!