Tek tük biyografi çalışmalarının en bilinenleri, Falih Rıfkı Atay, Şevket Süreyya Aydemir gibi Atatürk’ün maiyetinde çalışmış kişilerin Atatürk’ü anlatmalarıdır. Onlar da konuya mesafe almadan, arşiv araştırması yapmadan yazılmış methiye düzeyindedir.
Eski Yunan’da, Roma’da otobiyografi varken, ilk Türkçe otobiyografi ancak 16. yüzyılda Yeni Delhi’de yazılan Babürname. Son yıllara kadar da bu tür kitaplar yazılmazdı.
Neden diye düşündüğümde aklıma şunlar gelmişti:
Cumhuriyet’in ilk yıllarında kimin biyografisi yazılabilirdi ki?
Paşaları, padişahları yazacak olsanız, onlar vatan haini biliniyor. Kadıları, hocaları yazsanız, onlar da gerici. Geçmişini, yeni yarattığı yarı mitolojik bir sis perdesiyle örtüp süsleyen genç cumhuriyet, yarına bakıyor. Tarihini sıfırdan başlatıyor.
Dünyanın neresinde, ne zaman doğmuşsak doğalım, annelerimiz, babalarımız, dinlerimiz, devletlerimiz bize bir geçmiş giydiriyor. Onlar giydirdikçe biz de ha babam giyiniyoruz.
Çoğumuz, geçmişin elbiselerini günümüz terzilerinin dikmesini yadırgamadan kabullenmekle kalmayıp, elbiselerimizi bedenimizden ayrı bile edemiyoruz.
Tarih, giydiklerimizin, bize giydirilenlerin; üstümüzdekileri yenileyip, değişmemiş sandığımız eskilerimizi sandıklardan çıkarıp tekrar giyinmemizin öyküsü.
Tarihimize bakıp aramızdaki farklılıkları abartırken, bizi birleştiren insanlığımızın hayret verici gücünü, teker teker ve hep birlikte neye muktedir olduğumuzu yadsıyoruz.