"Fakir kelimesindeki'fa' harfi, fakirlik çekmek ve tevekkül üzere yaşamak demektir. 'Kaf ' harfi, kanaat etmek ve aramayı terk etmek anlamına gelir. 'Yâ' harfi, ihsan sahibi yüce Allah'ı yâdetmek (hatırlamak) ve her iki âlemi de unutmak demektir.'Râ' harfi ise riyazette olup mücahede yapmayı ifade eder. Bunların hepsini liyakatle yapan kişi fakirliğin gerçek manasına vasıl olup; 'fazl'ın 'fa'sına,' kurb'un 'kâf'ına, ve 'yâr'in (dostun)' yâ'sına , rahmet ve rü'yetin 'râ'sına kavuşur. Eğer kişi fakirliğin gerçek manasına kavuşamazsa Allah ( Celle celalühü )esirgesin ki 'fezihet'in (rezilliğin) 'fâ'sıyla , 'kahr'ın 'kâf'ıyla ,' ye'is' in ( ümitsizliğin )'yâ'sıyla ve 'rüsvalık'ın 'râ'sıyla karşılaşır."
Büyük hattatlar yazı için en iyi cins kağıdı , en iyi kalem ve mürekkebi temin eder , bu hususta en küçük bir ihmale göz yummazlar. Yazılacak şey ayettir, hadistir, sülün gibi bir besmeledir. Öyleyse kağıdın âharı iyi olmalı , kalemin ucu düzgün kesilmeli ,mürekkebin kıvamı tam yerinde olmalıdır...
İyi mürekkep kolayca elde edilemez. Rivayete göre Osmanlı hattatları, camilerdeki kandillerden çıkan isleri toplayıp tuluklar içine doldurarak , hac için Mekke'ye , Medine'ye giden kervanlar içindeki bir deveye yükler; is , aylarca süren bu yolculukta sallana sallana öyle bir kıvama gelir ki artık onunla yazılan yazı ne parlaklığını kaybeder ne de bozulup dökülür.
Hattatlar , yüreklerinde duydukları en derin saygıyla kalemlerini ellerine aldıklarında başka bir dünyayı doğru kanat açarlar. Yazacakları şey Allah'ın adı olduğu için; onu yazdıkları kağıda, kaleme, mürekkebe, hatta malzemelerini koydukları kutulara bile anlatılmaz bir hürmet ve saygı gösterirler. Yazı için yontulmuş kalemlerin ucundan çıkan yongaları bile kaldırıp atamayan onları bir yerde toplayıp biriktiren, yakınlarına,"Cenaze suyumu bu kalem yongaları ile ısıtın!"diye vasiyette bulunan insanların, başarılarının sırrını biraz da bu saygıda aramak gerekmez mi?
"Dostum! Bu sizin yazılarda bir hal var. Çok dikkat ediyorum, ilk bakışta sade bir renk, geometrik bir sessizlik, baktıkça harekete geçiyor, canlanıyor, cilveleniyor. Önce bir tatlı bakış, arkasından yavaş yavaş içe süzülen canlı bir akış, sessiz bir armoni içinde ruhu oynatan metafizik bir musiki var. Lakin ondaki ahengi kulaklar duymuyor, içler dinliyor. Dinledikçe bir başka âleme yükseliyor. Bakarken ne oluyor anlamıyorum, içimi içine çeken büyüleyici bir çehre, bir güzellik denizi, sevimli titreşimlerle gönlümü ferahlatan bir hava, derken bir melek sesi ve nefesi kadar gizli ve ılık bir okşayiş ve sarılış içinde kalıyorum.O, ben ; ben o oluyoruz gibi bir şeyler oluyor. Sizde böyle şeyler olur mu?"
( Mahmut Bedreddin Yazır 'a Macaristanlı ressam ve subay bir arkadaşının Sultan Ahmet Camii' ndeki Melekpaşazade Ali Haydar Bey merhumun ta'lik celisi "el-Kâsibu Habibullah" levhası önünde söyledikleri)