...çünkü ben suskunluğun baskısından, yalnızlığımın azabından kurtulma ihtiyacının sabırsızlığıyla, nefes nefese bir atlıkarıncanın direğinin dibine sinmiştim ve yine de kıpırdamaktan, seslenmekten, bir söz söylemekten acizdim.
Orada öyle çakılmış gibi dururken, buna benzer yüzlerce masanın, binlerce dost insanın önünden bir kez bile bakmayı düşünmeden, sadece kendi dar elit çevrem içindeki başarıya veya takdire önem vererek geçip gittiğim onca yılın kayıtsızca kibrinin kefaretini ödedim ve yaşadığım şu dışlanmışlık hâlinde ihtiyaç duyduğum dolaysız iletişimin, o iddiasız sözcüklerin etrafının içimde sımsıkı örülmüş olduğunu hissettim.