Hamnet bittiğinde uzun süre elimde kapalı halde tuttuğum kitaplardan biri oldu. Çünkü bu roman yalnızca anlatılmıyor; insanın içine işliyor. Maggie O’Farrell, birkaç yüzyıl öncesine ait bir hikâyeyi öyle canlı, öyle dokunulabilir bir hale getiriyor ki okurken sayfaların arasından toprak kokusu, şifalı otlar, yağmur ve kayıp duygusu yükseliyor.
Kitabın merkezinde bir ölüm var ama aslında anlatılan şey ölümden çok geride kalanların taşıdığı sessiz ağırlık. Bir annenin çocuğunu sezgileriyle korumaya çalışması, bir babanın sevgisini kelimelere dökememesi, kardeşler arasındaki görünmez bağ… Her şey o kadar incelikli yazılmış ki bazı cümlelerin altını çizemedim bile; çünkü hissettirdikleri kelimelerden daha büyüktü.
Agnes karakteri beni özellikle derinden etkiledi. Güçlü ama kırılgan, doğaya ait ama yalnız, sevdiği insanlara dokundukça onların acısını da taşıyan biri. Onu okurken bir karakterden çok gerçek bir insanın yasına tanıklık ediyormuş gibi hissettim. Roman boyunca yaklaşan trajediyi bilmek ise okuru sürekli ince bir hüzünle baş başa bırakıyor. Sanki her güzel anın üzerine gölge düşüyor ama yine de o anların kıymeti daha da büyüyor.
O’Farrell’in dili inanılmaz zarif. Acıyı dramatikleştirmeden, sessizce anlatıyor. Bağırmıyor ama tam da bu yüzden daha çok sarsıyor. Özellikle kayıp sonrası evin değişen havasını, insanların birbirine bakışındaki farklılığı anlatışı beni çok etkiledi. Bazı bölümlerde kendimi okumuyor da yas tutan bir ailenin içinde dolaşıyormuş gibi hissettim.
Ve belki de kitabın en vurucu yanı şu: İnsanların isimleri, hikâyeleri ve sevgileri yüzyıllar geçse bile tamamen kaybolmuyor. Bir çocuk, bir anne, bir aile… Hepsi edebiyat sayesinde yeniden nefes alıyor. Hamnet, benim için yalnızca bir roman değil; sevginin, kaybın ve hafızanın insan ruhunda