"Gök Börü'nün karanlık odasından hafif bir ses geliyordu. Yamtar, pencereden giren ay ışığının biraz aydınlattığı odaya sessizce yaklaşıp baktı: Andası yüzünü doğuya dönmüş, ellerini göğe kaldırmış olduğu hâlde yavaş yavaş yakarıyordu:
- Türk Tanrısı! Türk Yersuları! Umay! Yarın için bana güç verin! Öcüm yağıda kalmasın! Budun tutsak olmasın. Türk Tanrısı! Eşimi alıp on iki yıldır gönlümü kara kıldın. Gözlerimi alıp dokuz yıldır dünyamı karanlığa sardın; yüksünmedim. Yarın için bana ululuğunu saç. Savaş bitinceye kadar gözlerimi aç! Kana kana vuruşayım. Doya doya kırışayım. Can gövdeme yük oldu. Bir umudum sende kaldı. Sonsuz karanlığımı aydınlat! Sönmez ışığından bir damlasını yoluma fırlat! Ocağımı söndür de budunu yaşat!.. Türk Tanrısı! Can senin olsun, gözlerimi ver! Yıllarca neler çektim, kimse bilmedi. Gözlerim ışık aradı, ama bulamadı. Gözsüz at koşturdum, gönül tat almadı. Her şeyden vazgeçtim. Yalnız bir savaşlık ışık ver. Türk Tanrısı! Göğün rengini, güneşin parlaklığını, gecenin süsü olan yıldızları, yeşil ağaçları, hatta arkadaşlarımı, yakınlarımı, oğlumu bile gösterme. Yalnız ben dövüşüp ölünceye kadar yağıyı göster. Sadağımdaki ok, kolumdaki güç, damarladımdaki kan tükeninceye kadar yağıyı göster...
(...)
Sonra birdenbire Gök Börü'nün:
- Ulu Tanrı! Ululuğuna son yok. İşte artık görüyorum! diyen sesiyle ayılarak gözlerini ona dikti.
Hayret!.. Gök Börü'nün çıkmış, oyulmuş gözlerinden aşağı yaşlar iniyordu. Dokuz yıldır kuruyan bu pınarlar yine, canlanmış mı idi? Yamtar hayretle, utançla, biraz da korku ile andasına bakıyor, onun kendisini de görerek seslenmesini bekliyordu. Fakat o, gözleri Yamtar'a çevrili olduğu hâlde bir şey söylemiyor, yakarışına devam ediyordu:
- Türk Tanrısı!.. Kuruyan gözlerime yaş verdin. Yağıyı görüyorum. Yeryüzünde bir gececik