Alacakaranlıkta Atbarah ve Ararat’ı okurken bunu bir hikâyeden çok, iki ismin etrafında dolaşan bir duygu hâli gibi hissettim. Atbarah ve Ararat, şiirlerde sadece kişiler değil; aşkın iki ayrı yüzü gibi duruyorlar. Bazen yakın, bazen tamamen uzaklar ama aralarındaki bağ hiç kopmuyor. Şiirlerin çoğunda doğrudan anlatılan bir olay yok; daha çok hisler, çağrışımlar ve suskunluklar var.
Bu kitapta aşk bana romantik ve umutlu değil, daha çok eksik, yaralı ve geceye yakın bir duygu olarak geçti. Alacakaranlık hâli tam da bunu anlatıyor zaten: Ne gündüz kadar açık ne gece kadar karanlık. Atbarah ve Ararat arasındaki aşk da böyle; ne tamamen yaşanmış ne de tamamen bitmiş. Sürekli bir arada kalmışlık hissi var.
Şiirlerde en çok dikkatimi çeken şey dilin sade ama ağır olmasıydı. Az kelimeyle çok şey söyleniyor. Bazı dizeler sanki söylenmemesi gereken bir şeyi fısıldıyor gibi. Bu da kitabı okurken beni yavaşlatıyor, durup düşünmeye zorluyor. Aşk burada bağırarak değil, içten içe sızarak anlatılıyor.
Genel olarak Alacakaranlıkta Atbarah ve Ararat, benim için bir aşkı anlatmaktan çok, aşkla yaşanan yalnızlığı anlatan bir şiir kitabıydı. Bitirdiğimde aklımda tek tek şiirlerden çok, hepsinin bıraktığı o loş, hüzünlü duygu kaldı. Sanki birine söylenememiş cümlelerin kitabı gibiydi