Ekip Türkçe pop müzik eşliğinde daha çok, daha çok içti. Öyle ki, bir noktada Nedret bile orucunu açarak onlara eşlik etti. Necip kendisini ânın kollarına bırakmış, Serdar Ortaç eşliğinde kendinden geçmiş bir şekilde dans ederken Nedret'in elini omzuna koyduğunu fark etti.
"Abin arıyormuş da... Bir telefonuna bakar mısın abi?" dedi Nedret büyük bir ciddiyetle. Necip, ânın kollarından kopup Kısmet'in en kafa locasına geri döndüğünde az önce milyoner olmuş arkadaşlarının endişeyle onu izlediklerini gördü. Necip babasının öldüğünü böyle öğrendi.
Onu ölüme götüren şey anksiyetesi değildi. Onu ölüme götüren şey, hayatın önüne koyduğu boktan durumlara karşı gelmeye çalışmadan, ışık hızıyla alışma alışkanlığıydı. Tembeldi Necip. Gelişim değil, sonuç peşindeydi. Serüven değil, nihayet peşindeydi. Kaçması gerekiyordu artık buradan. Zengin ve silahlı adamlardan kaçmaktan öte, Necip'in, Necip olarak, Necip'ten kaçması gerekiyordu.
Gülün dikeni değildi onu yaralayan şey. Çok daha büyük, çok daha yıkıcı, çok daha sivri bir silahla vurulmuştu bu sefer. Gerçeğin kılıcıyla tam ortadan ikiye bölmüştü onu Güneş. Necip'in bir kısmı evine gidip ağlamak, bir kısmı savaşa devam edip düşmanına ona yaşattığı acıyı yaşatmak istiyordu.
Hislerinden kaçamazsın Necip. Nereye gidersen git mutsuzluğunu da, çaresizliğini de peşinde sürükleyeceksin. İnsanın kendi cehennemini yanında gezdirmesi böyle bir şeydir işte... İhtiyacın olan şey para falan değil senin. Acı. Daha çok acı çekmek istiyorsun çünkü sadece acı çektiğin zaman görünür olduğunu düşünüyorsun. Sahip olduğun hiçbir zenginlik özgürlüğünü satın almana yetmeyecek. Her zaman yarım, her zaman eksik kalacaksın. Bilinçaltın bu eksikleri tamamlamak için hayalî insanlar çıkaracak karşına. Kendi canını yaktıkça daha çok delireceksin. Delirdikçe daha çok canın yanacak.