İsmini bile bilmediğimiz bir mahkûmunun yaşamından kopmuş umutlarını, hayallerini , sustuklarını ya da konuştuklarının manasızlığını yutuyoruz bu eserde. "Bu kitabın kaleme alınış nedeni iki şekilde anlaşılabilir ." diyor çevirmen ve bu nedenleri , "Söz konusu olan ya bir bahtsızın son düşüncelerini karaladığı irili ufaklı bir tomar sarı kağıdın bulunup kaydedilmesi ya da bu talihsize rastlayan bir adamın, bir filozofun ,bir şairin zihninde takıntı halini alan, bütün benliğine hakim olan , daha doğrusu bütün benliğine hâkim olmasına izin verdiği bir idam düşüncesinden onu ancak bir kitaba dönüştürerek kurtulmasıdır." Şeklinde sıralıyor bizlere .
Ve hangisine uygun olduğumuzu bulmamız için bize tercih hakkı sunuyor.
Ben bir okuyucu olarak ruhuma hangi tercihi yakıştıracağımı merak ettim doğrusu.
Bir İdam Mahkûmunun Son Günü eseri bizlere görünenin arkasında yatan görünmezliğini anlatırken topluma , devlete belki de halka sitem ediyor. Bir devrim niteliğindeki son günler...
Kitap hakkında yapılan trajedi hakkında bir komedi parçasındaki bir diyalogta
İçli şair karakterinin de dediği gibi
"kuşkusuz pek çok kitabın toplumsal düzeni yıkıcı bir özelliği var."
Daha eserin ilk sayfasında hatta ilk cümlesinde tüylerimi ürperten iki kelime ile bakıştık .
"Ölüm Cezası"
Cezalar ölüm ile bitebilir miydi gerçekten?
Ölüm bir ceza olarak verilebilir miydi?
Biz öleceğimiz zamanı bilip yaşayabilir miydik?
O yaşıyor muydu ? Nasıl yaşıyordu yaşıyorsa?
Sorduğum bu soruya bir cevabı vardı elbette.
"Şimdi tutsağım . Bedenim bir zindanda demirlere bağlı; zihnim korkunç, kanlı , karşı konulmaz bir düşüncenin esiri! Tek düşüncem, tek inancım, tek gerçekliğim var : Ölüm Cezası!"
Buna yaşamak denir miydi gerçekten?
Yaşam isteği reddedilmiş bir insana kalem verilse ne yazabilirdi ki zaten! ¿
"Güneşli , umutlu