Ağzı burnu kırılmış heveslerin
bir köşede üst üste yığıldığı bir iç oda var bende;
kimsenin girmediği, girse de anlamadığı.
Her biri zamanında büyük laflar etmişti,
“olur”, “bir gün”, “kesin” diye başlamıştı cümlelerine.
Sonra hayat geldi, sesi fazla çıkmadan,
hepsini tek tek susturdu.
Ben yine de topladım onları yerden,
kanayan yerlerine bakmadım fazla.
Çünkü insan en çok heveslerine bakarken utanıyor.
Kırıldığını kabul etmek zor geliyor;
sanki suçlu hevesmiş gibi,
sanki ben hiç yanlış sokaklardan geçmemişim gibi.
Böyle işte albayım,
yaşıyoruz dedikleri şey biraz da bu:
dövülmüş umutları cebine koyup
yola devam edebilme terbiyesi.