Ebû Said ve Ebû Hureyre radıyallahu anhuma'dan rivayet edildiğine göre; onlar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu söylemişlerdir:
•"Müslümanın başına yorgunluk, hastalık, kaygı, üzüntü, acı ve keder, hatta diken batmasına kadar her ne (sıkıntı) gelirse gelsin, Allah bunları onun günahlarına keffaret kılar."•
》İnsanın bu dünyada sürekli sevinçli olması imkânsızdır. Bir gün sevinir, bir gün üzülür. Bir gün kazanır, bir gün kaybeder. Kendine, sağlığına, ailesine ve çevresine gelen felaketler eksik olmaz. İnsanın başına gelen belalar, sayılamayacak kadar çoktur. Ancak mümin, her halükârda kârlıdır: Başına bir sıkıntı gelirse sabreder bu, onun için hayırlı olur; sevineceği bir nimete kavuşursa şükreder, bu da onun için hayırlı olur.
Öyleyse başına bir bela geldiğinde yaşadığın hüznün veya duyduğun acının -bu, ayağına batan bir diken bile olsa- boşa gideceğini sanma. Bilakis bu, daha güzeliyle telafi edilecek, ağacın yapraklarını döktüğü gibi senin de günahların dökülecektir. Bu, Allah'tan bir lütuftur. İnsan, sabrına bir de sevap ummayı eklerse, sabrının sevabıyla birlikte ummanın (ümidin) sevabını da alır.
Müminin musibetler karşısındaki tavrı iki türlü olur:
1- Bazen başına bir bela geldiğinde sevabı hatırlar, Allah'tan sevap umar. Bu durumda iki kazanç birden elde etmiş olur: Hem (bazı küçük) günahları silinir hem de çok sevap elde eder.
2- Bazen de mümin, bundan gafil kalarak gönlü daralır. Allah'tan sevap ummak aklına gelmez. Bu durumda da sadece günahları silinir.
Peygamberimiz, peygamberlerden birini anlatıyor. Kavmi onu yalanlamış ve yüzünden kan gelene kadar dövmüş, o ise hem yüzündeki kanı siliyor, hem de "Allah'ım! Kaumimi bağışla. Çünkü onlar (hakikati) bilmiyorlar." diyor.
Bu, sabrın zirvesidir; çünkü birine dünyevî bir sebepten dolayı vurulsa öfkesinden şahlanır ve kendisine vurandan intikam alır. Bu ise Allah'a davet ediyor ve karşılığında hiçbir ücret almıyor. Bununla birlikte onu, yüzü kanayıncaya kadar dövüyorlar. O da yüzündeki kanı siliyor ve "Allah'ım! Kaumimi bağışla! Çünkü onlar, bilmiyorlar." diyordu.
"Dinleyin, Valentine, bir kişiyi ilk görüşünüzde onu çok uzun zamandır tanıyormuş gibi görmenize neden olan o karşı konulmaz sempatiyi hiç hissettiniz mi, kendi kendinize onu nerede ve ne zaman gördüğünüzü sorup zamanı ya da mekânı hatırlayamadığınızda onunla bizimkinden önceki bir dünyada karşılaştığınızı ve bu yakınlığın bilince çıkan bir anıdan kaynaklandığını düşündünüz mü?"