Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş, José Saramago’nun en sarsıcı metinlerinden biri olmasına rağmen kusursuz bir başyapıt değil
ve bunu açıkça söylemek gerekiyor.
Romanın çıkış fikri olağanüstü: ölümün bir ülkede aniden iş bırakması. Bu tek cümlelik fikir bile insanı yakalıyor. Ama Saramago burada sadece “ne olurdu?” sorusunu sormuyor; din, devlet, bürokrasi ve insan doğasını aynı anda masaya yatırıyor. Ve işte tam burada hem parlıyor hem de tökezliyor.
İlk bölüm acımasız derecede güçlü. Ölümün yokluğu, bir “mucize” olmaktan hızla bir felakete dönüşüyor. Hastaneler dolup taşıyor, yaşlılar ölemiyor, aileler çaresizlik içinde. Saramago burada modern toplumun ikiyüzlülüğünü tokat gibi çarpıyor: İnsanlar ölümü lanetler ama onsuz da yapamaz. Bu kısım keskin, zekice ve rahatsız edici
olması gerektiği gibi.
Ama ikinci yarıya geldiğimizde roman ton değiştiriyor. Ölüm bir karaktere dönüşüyor, hatta neredeyse romantik bir figüre evriliyor. İşte burada Saramago risk alıyor
ve herkes için bu risk başarılı değil. Felsefi derinlik korunuyor, evet, ama ilk bölümdeki o sert toplumsal eleştiri yerini daha kişisel ve yer yer dağınık bir anlatıya bırakıyor. Okur olarak “Bu gerçekten aynı kitap mı?” diye sorgulayabilirsin.
Saramago’nun yazım tarzı da ayrı bir mesele. Uzun, noktalama açısından alışılmadık cümleler, diyalogların akışkan ama belirsiz yapısı… Bu stil bilinçli ve özgün, ama sabır istiyor. Eğer dikkatini verirsen metin seni içine çekiyor; vermezsen seni dışarı atıyor. Ortası yok.
Romanın en sert tarafı ise şu: Ölümün kendisini bile insanlaştırarak aslında insanın ne kadar tuhaf bir varlık olduğunu gösteriyor. Ölüm bile aşık olabilir ama insan, ölüm olmadan yaşayamaz. Bu ironiyi Saramago ustalıkla kuruyor.