"Baba" dedi, "Bu nasıl olur? Fırında ateş yokken bi odun atmamışken bir kibrit çakmamışken hamurlar nasıl pişer?"
"Olur evlat, elbet olur. Allah isterse her şey olur." dedim.
"Peki ama bir insan bunu nasıl yapar? Gücü buna nasıl yeter?"
"Doğru soru soruyorsun evlat lakin yanlış yerden bakıyorsun. Hem sorunun cevabı da sorunun içinde.."
"Nasıl yani?"
"Bunu insan yapıyor diye düşünür ve öyle inanırsan hata edersin. Yani dediğin gibi; bir insan bunu yapamaz. Bunu yaparsa Allah yapar ve kulunu vesile kılar ona. Pek çok şey de olduğu gibi aslında. Bir insanın dünyaya gelişi de çok tuhaf ve imkânsız değil mi sence? Ama buna alıştığından, sıradan gördüğünden merak etmiyor, sorgulamıyorsun onu Onda da insan vesiledir, Yaratan Allah'tır. Bu da onun gibi işte evlat..." dedim.
"Ama bu imkânsız bir şey..." diye tekrarladı heyecanla.
"İmkânsız dediğin senin ve benim için, insan için vardır yani imkânsız denen şey. Allaha imkânsız yoktur evlat..."
İnsan bir şeye inandığında onu yaşaması da gerekiyor sanırım. İnandığı için bir şeyler yaptığında kendini hafiflemiş hissediyor. Yoksa sadece kuru bir "inandım" demek bir mana taşımıyor. Hatta yük oluyor bu cümle, insan onu taşıyor. Kendinden daha ağır oluyor.
Hep inandım Allah'a, varlığını sorgulamadım. Zira bil yordum. Ama ne yaptım O'nun için? Ne kadar hafiflettim omuzlarıma aldığım "inanmak" yükünü? "İnanmak" denen sırrın ne kadarını kanıtladım ve ne yaptım bunu kanıtlayabilmek için? Cevabım belli; neredeyse bir hiç...