bence her ân yaşanabilmeli. Yağmur yağarken mesela, sürekli kaçmamalı damlalardan, hissedebilmeli; bazen sesini, kokusunu, bıraktığı duyguları... Hava çok soğuk olduğunda; soğuk havayı, karlı olduğunda; birbirine zarar vermeden düşen kar tanelerini, güneşin ışıklarını, gökyüzündeki yıldızları... Hissedemezsek, göremezsek, hayatın karmaşası içinde gözümüzü açıp fark edemezsek eğer bize sunulan bu nimetleri, "yaşadım" diyebilir miyiz günün sonunda? Bence hayır. Yaşamak biraz durmak da demektir bence. Durmak ve hissetmek, fark etmek, bakmak değil, görmektir işin aslı.
Ölümden daha geri dönüşsüz ne olabilir ki...?
O öğle sonrası iki şey öğrendim: sadece yaşlıların ölmediğini ve yetişkin biri bile böyle çaresizce ağladığına göre, insanın bir yakınının ölmesinin çok korkunç olması gerektiği... Öğleden sonra saat üçte, banyonun penceresinden minareden yükselen ezan sesi gibi yayılan o çaresiz feryadı asla unutmayacağım.
Bu ataerkil toplumlarda derler ki, çocuklar ağlıyorsa korkacak bir şey yoktur, ama yetişkinler ağlıyorsa - o zaman vardır. Ya aynı anda hem çocuk hem yetişkinsen ve babanın ölmekte olduğunu daha yeni öğrenmişsen...