Selamlarrr uzun uzun zaman önce birkaç tane psikolojik konularla ilgili paylaşımlarım olmuştu. Şimdi "neden yapmıyorum" dedim vee karşınızdayım.
Çoğumuz öğrenilmiş çaresizliği duymuşuzdur. Bugünki konumuz ise: öğrenilmiş umutluluk
Hepimiz zaman zaman umudu “kişilik özelliği” gibi düşünüyoruz. Bazıları doğuştan umutlu, bazıları değilmiş gibi. Oysa psikoloji bu konuda çok net bir şey söylüyor: Umut bir mizaç değil, öğrenilen bir bakış açısı.
Yani umutlu hissetmiyorsan, bu sende bir eksik olduğu anlamına gelmiyor. Belki de sadece, başka şeyler gibi, umudu da yanlış yerden öğrenmişsindir.
Öğrenilmiş umutluluk kavramı, aslında öğrenilmiş çaresizlikten doğuyor. Martin Seligman, insanların neden aynı zorluklara rağmen farklı tepkiler verdiğini incelerken şunu fark ediyor: Bazı insanlar defalarca düşse bile tamamen vazgeçmiyor. Yoruluyorlar, kırılıyorlar, hatta umutsuz hissediyorlar ama içlerinde küçük de olsa bir yer hâlâ “belki” diyor. İşte öğrenilmiş umutluluk tam olarak bu “belki”nin korunmasıyla ilgili.
Burada önemli bir nokta var: Umutluluk, “her şey güzel olacak” demek değil.
Kimse acıyı yok saymıyor, yaşananları inkâr etmiyor. Öğrenilmiş umutluluk, gerçeği kabul edip kendine şunu demekle ilgili:
“Bu zor, ama bu benim sonum olmak zorunda değil.”
Umutlu düşünen insanlar kötü bir şey yaşadığında genelde üç şeyi farklı yapıyor. Birincisi, yaşananı kalıcı görmüyorlar. Yani “hep böyle olacak” demek yerine “şu an böyle” diyorlar. İkincisi, her alana yaymıyorlar; bir konuda tökezlediklerinde tüm hayatlarını başarısız ilan etmiyorlar. Üçüncüsü ise kendilerini tamamen suçlamıyorlar. Hata yapmış olsalar bile, bunun onların değersiz ya da yetersiz olduğu anlamına gelmediğini biliyorlar.
Bu küçük farklar dışarıdan bakınca basit gibi duruyor ama beynin çalışma şeklini