Önce hareket etti sandım. Eğildim. Ayşe'ye katılmıştı. Şimdi çadırın içinde yan yana yatıyorlar. İhsan'ın arkası dönük, yüzü acı ve uzak. Ayşe'nin yüzü pişman bir çocuk yüzüne benziyor. Çirkin siyah yarasından akan kanlar kırmızı birer yaş gibi ipek kirpiklerinde donmuş. İhsan'a yalvarıyor. Sanıyorum ki kalkıp beyaz kollarını İhsan'ın boynuna dolayacak ve Eskişehir'de verdiği kanlı öpücüğü tamamlayacak.
Ayın altında güzel ve korkunç yüzünü seyrediyordum. Anadolu'da ender görünen çevik bir vücudu var; fakat gövde yine meşe ağaçları gibi sağlam ve kalın. Kafası yuvarlak ve tepesi tıraşlı. Alnında bir tutam uzun siyah perçem, ince kaşları üstüne dökülüyor. Gözleri kor gibi siyah, burnu büyük görünüyor, biraz uzun, biraz da bir tarafa çarpılıyor, bu burnun, öfke, alay ve duyarlıkla dolu bir özelliği var. Dudakları kıpkırmızı, içinde dünyanın en beyaz dişleri parlıyor, uzun, siyah, genç Anadolu bıyığının uçları yanakları geçiyor, boşluğa uzanıyor. Laz başlığı sağ tarafta iki boynuz gibi düğümlenmiş, arkasını duvara vermiş, gözleri gökte, uzanıyor.
Loş, üstü çardaklı mahallelerde, mor salkım sarılı çeşme başlarında her siyah çarşaflı kadına beni azarlayıncaya kadar bakıyordum: "İlahi gözün çıksın! Gâvur hafiyesi misin nesin!"