Para verip de aldığım bir kitap değildi. Ve biraz da ince olduğundan hemen biter diye aldım elime birkaç saate bitirdim. Feride Çiçekoğlu'nu ilk defa duyuyorum ne yalan söyleyeyim...
Bu romanında ise Barış adında bir çocuğun, cezaevinde, ablası İnci'ye yazdığı ama bir iki mektubu hariç diğer mektuplarının hep demir kapılarda kaldığı mektuplarını okuyoruz. Gerçekten vicdana, yüreğe dokunan bir kitap.
Sunusunda ise şöyle yazıyor:
–Barış'ı tanıdığım yerde ne çiçekler vardı, "ne de başı bulutlarda Bir çınar." O gevrek sesiyle simitçi bile giremezdi oraya. Taş avluya yalnızca kuşlar konardı bazen.
Kuş kanadına binip çayırlara gitmeyi öğretti Barış bana. Düşle gerçek, onun o yarım sözcüklerinde öylesine iç içe geçerdi ki, dünyanın çirkinlikleri bir bulut gibi kayıp giderdi yarım göğümüzden. Taş avluda düşsel uçurtmaları uçurmayı işte öylece öğrendim Barış'tan. Adını ne Barış yılını düşünerek koymuşlar, ne de savaşlar çıkmasın diye. Babasının sevdiği bir müzikçinin adıymış, yalnızca o yüzden.
Adının anlamı dünyayı kucaklasa, taşta büyümezdi Barış. Ama bunu ne anası bilirdi, ne de anası gibiler. Bilseler, "çocuklar şeker de yiyebilsinler" diye gökyüzüne hasret çeken bizler, çayırlara yalnızca kuş kanadında uçmak zorunda kalmazdık belki.
Neden orada olduklarını bilenler de, bilmeyenler de Barış'ı sevdiler. Birbirlerini sevdikleri gibi. Bambaşka nedenlerle çiçeklerden uzak kalsalar bile çiçekleri sevdikleri gibi.
Barış da onları sevdi. Hem de nasıl! Her birini ayrı ayrı sevdi. Oradan çıkıp da artık başının üzerinde yıldız görebilenleri bile unutmadı. Mektuplar yolladı onlara.
Hiçbir zaman yerine varmayan, bazen kağıda dökülmeyen ve hep demir kapılara takılan mektuplar.
Barış'ın kimi düş, kimi gerçek mektupları, gerçek adresine ulaşsın diye yazıldı bu kitapçık.
Adını taşıyan