Derken göğsü daha az hırıldamaya başladı... hırıltılar iyice azaldı.
Üzerine doğru eğilen biri:
— Bitti! -dedi.
İvan İlyiç bu sözleri duydu ve içinden tekrarladı: Bitti!
Ölüm bitti... o yok artık!
Derin bir soluk almak istedi, ama soluğu yarıda kaldı... bedeni birden gevşedi ve öldü.
Duyduğu acının da hem bu kara deliğe sokulmaktan, hem de -ve daha çok- bu kara deliğe girememek ten kaynaklandığının farkındaydı. Girmesine engel olan şey hayatının iyi geçtiğine duyduğu inançtı. Hayatını doğru yaşadığı inancı takılıyor, içeri girmesini engelliyor, onu bırakmıyor ve daha da çok acı duymasına neden oluyordu.
İvan İlyiç onca insanın yaşadığı şu koca kentte, onca eş dost arasında ve onca aile üyesiyle birlikteyken, ne denizlerin dibinde, ne de toprağın binlerce metre altında bir benzeri daha bulunamayacak korkunç bir yalnızlıkla yüzü divanın arkalığına dönük yatarken, yalnızca geçmişin ha yaliyle yaşıyordu.
Gaius hiç kuşkusuz ölümlüydü, bu yüzden ölmesi son derece doğal, ama benim ölmem, Vanya’nın, İvan İlyiç’in ölmesi... bütün o duygularım, düşüncelerimle ben bambaşkayım! Benim ölmem olacak şey değil! Tek kelimeyle korkunç bir şey bu!
Gaius hiç annesinin elini Vanya gibi öpebilir miydi? Gaius’un annesinin elbisesinden de, Vanya’nın annesinin ipek elbisesi gibi hışırtılar yükselir miydi? Hukuk okulunda börek yüzünden başkaldıran kimdi, Gaius mu, Vanya mı? Peki Gaius hiç onun kadar âşık olmuş muydu? Hadi Gaius da onun gibi bir duruşma yönetsindi bakalım!
Gaius (Julius Sezar) insandır, insanlar ölümlüdür, öyleyse Gaius da ölümlüdür·Kitabı okudu