Bir kadını yıllar sonra yeniden bulabilir, bir anda karşısına çıkıp yalvarırcasına gözlerinin içine bakabilir, af dileyebilir, hatta onu ikna edip bir şekilde hayatına tekrar sızabilirdiniz. Ama zamanın herkesten eksilttiklerini, bir şeylerin hep yarım kalacağını; yıllar önce şefkatle tutulan bir elin, sevgiyle, adeta tutkuyla bakan o gözlerdeki ışıltının eskisi gibi olmayacağını da peşinen kabul etmek gerekiyordu ve galiba hepsinden öte en çok bu ihtimalden korkuyordum.
Hayat sanki onun için, istediğinde esen, istediğinde duran, yerle gök arasında bir yerde salınan tuhaf bir rüzgardan ibaretti. Kendini o rüzgara kaptırıp dağ bayır dolaşır, sırtını o ağaçtan bu ağaca dayar, çeşme başında durup arkasına bakar ve geride bıraktığı hiçbir şey için pişmanlık duymazdı, ne bir açıklama ne bir özür.
Konuşmayı unuttum. Belki zaten büyük bir hatip olmayacaktım ama insanların sıradan, akıcı konuşmasına hakim olabilirdim. Ama sen daha çok küçükken sözü bana yasakladın. "Tek bir itiraz yok!" tehdidi ve yanı sıra kalkan bir el o zamandan beri bırakmıyor peşimi.