Kendi sınıflarının psikolojik mengenelerine ve düşünsel beyhudeliğine sahip bütün burjuvalar gibi kibar ve hoş olmalarına rağmen, küçük ve yapmacık beyinleri o kadar boştu ki onlarla konuşurken sıkıntıdan patlıyordu.
Kafasındaki küçük şey böylece giderek büyüyordu. Sağlıklı ve normaldi; düzenli yemek yiyor, uzun saatler boyunca uyuyor, ama kafasındaki küçük şey giderek bir saplantıya dönüşüyordu. O kitaplar yazılmıştı..
Beyninde dolanıp duruyordu bu cümle.
Kendimize inancımızı kaybetmiş olabiliriz. Bir șey yapmamız gerektiğinde, o şeyi yalnizca yapmıyor, onu yapmak üzerine düşünüyoruz ; bazı șeylerin yapılmaması gerektiğini söyleyen tüm insanları düşünüyoruz. Ve üzerine düșünmemiz bittiğinde, bu şeyi hiç yapmamış olduğumuzla kalıyoruz.
Haritasız ve dümensiz kalmış, gideceği limanı olmayan bir gemiydi. Kendini akıntıya bırakıp sürüklenmek, en azından hareket etmek, hayatta kalmak demekti ki içini acıtan şey de zaten buydu; yaşamak.