Hayal gücünün olmadığı bir ülke, "Son Şeyler Ülkesi". Kelimenin bittiği yer klişesinin gerçeğe döndüğü bir yer burası; önce nesneler yok oluyor, sonra hafızlarda kayboluyor neye benzedikleri, en son da isimlerini unutuyor insanlar.
Paul Auster'in New York Üçlemesi 'nin ardından 1987 yılında çıkarttığı bu ikinci kitabında, abisini aramak için rahat evini terk ederek bu distopik /post apokaliptik, ne olduğu belli olmayan ülkeye gidiyoruz Anna ile birlikte. Kitabın başında hemen bir mektup olduğunu anlıyoruz bunun, Anna'nın bir arkadaşına yazdığı (belki de bize, kim bilir). Mektup yerine ulaşmış mı bilmiyoruz ama alan birisi var. İlk iki paragrafta o okuyor mektubu. Sonra Anna alıyor sazı eline ve bizi bu New York'tan Kaçış / Dark City tarzı kentin içine sokuyor yavaş yavaş.
Diğer ülkelerde her şey normal ilerlerken büyük bir felaket meydana gelmiş ve burası distopik bir ülke haline gelmiş. Auster tabi ki her şeyi açık açık vermiyor okuruna alışıla geldiği üzere. Neden böyle olduğuna dair bir ipucumuz yok, ülkenin, kentin neresi olabileceğine dair sadece tahminlerimiz var (Yanılmadınız, New York:)
Aslında başından sonuna kadar bu Son Şeyler Ülkesinde hayatta kalmasının hikayesini yazıyor bu mektupta mavi defterine Anna. Başlarda anlatılan her geçen gün daha kötü olan bir kentin hikayesi. Mad Max tarzı bir çapulculuk var. Yönetim kademesi mevcut ama fazla göze batmıyor. Umudunu kesenler, ölmek için çeşitli yollara başvuranlar var. Bu vahşi kentte hala çarpışan ve yaşamaya çalışanlar var, dolandırıcılar var, çöpçüler var, ceset toplayıcılar var, daha aklıma gelmeyen bir çok değişik gruplar var. Her düzen kendi insanlarını yaratıyor sonuçta, ne kadar kötü olursa olsun.
İlk 40-45 sayfalık kent anlatımından sonra Anna'nın hikayesine