Ufacık zerrecikler, cam parçacıkları ve tozdan ibarettik. Sahil boyunca uzanan, birbirinden farksız kum tanecikleri kadar çoktuk. Doğuyor, yaşıyor ve ölüyorduk. Bu döngü sürüp gidiyordu. Bir sürü hayat yaşanıyordu. Ve öldüğümüzde yitip gidiyorduk. Birkaç nesil geçip gidiyordu. Ve hiç kimse doğduğumuz anımsamıyordu. Hiç kimse göz rengimizi ya da içimizi kasıp kavuran tutkularımızı hatırlamıyordu. Er ya da geç hepimiz çimler arasında bir taş, yosun kaplı bir mezar taşı oluyorduk... Hatta bazen o bile olamıyorduk.
Seni seviyorum, Kennedy. Sana olan sevgim aşktan daha büyük. İçinde barındırdığın aydınlığı da karanlığı da seviyorum. Aynı şekilde kırık parçalarını da sevmeye devam edeceğim ta ki sen sevgimi kalbindeki çatlakları unutacak kadar güçlü hissedene kadar. Ardından seni biraz daha seveceğim.
Evin ne kadar büyük ya da küçük olduğunun, ne kadar sıcak ya da soğuk olduğunun ve duvarlar arasında ne kadar az ya da fazla eşya olduğunun bir önemi olmadığı ortaya çıkmıştı. Yalnızlık kendini gösterdiğinde hüzün yine aynı hüzündü.