Bazı kitaplar vardır, sayfalarını çevirirken kalbin de usul usul yer değiştirir. Bu hikâye tam olarak öyleydi. Yaralı ruhların birbirine merhem olmaya çalıştığı, sevginin ve dostluğun insanı küllerinden kaldırabildiğini fısıldayan, sıcacık ama derin bir yolculuk…
Annie, Şükran Günü sabahı yaşanan korkunç bir heyelanda bütün ailesini kaybettikten sonra hayatının da o toprakla birlikte kaydığına inanır. Annesinin ısrarlarına rağmen o gün evde olmamasının vicdan azabını taşır; sanki hayatta kalmak bir suçmuş gibi… Özlem, suçluluk ve yasla geçen on altı ayın ardından Gabby bin tek bir sözü yönünü değiştirir: “Seni gerçekten mutlu eden bir yeri düşün.”
Cevap bellidir: çocukluğunun huzur kokan kasabası Oceanside. Oraya gidişi bir kaçış değil, yeniden doğuşun ilk adımı olur. Yeni bir ev, yeni bir iş, yeni insanlar… Ve en önemlisi, kendine doğru atılan cesur adımlar.
Keaton ise bambaşka bir yarayla büyümüştür. Annesini doğumda kaybetmiş, sevgisiz ve şiddet dolu bir çocukluk yaşamıştır. İçe kapanık, mesafeli, kalbini kilitlemiş bir adamdır. Yıllar önce bir anlığına görüp aklında taşıdığı o genç kızı, şimdi karşısında kırık ama dimdik duran bir kadın olarak bulduğunda tek isteği vardır: onun yükünü biraz olsun hafifletebilmek.
Peki iki kırık kalp birbirine yaslanınca iyileşmek mümkün mü? Annie geçmişin gölgesinden çıkabilecek mi? Aşk kapıyı çaldığında, cesaret kapıyı açacak mı?
Duygusu yoğun, dili akıcı, okuru yormadan içine çeken bir hikâye. Hem kalbe dokunuyor hem umut bırakıyor. Daha fazlasını söylemek haksızlık olur… Gerisini sayfalar fısıldasın.