Bu kitap, yüksek sesle büyü yapmıyor. Fısıldıyor. Ve o fısıltı insanın tam kalbine denk geliyor.
Fantastik mi? Teknik olarak hayır. Ama sihirli keklerin ruh halini değiştirdiği, çayların cesaret aşıladığı bir dünyadaysanız, gerçeklik zaten biraz esnemiş demektir. Bu roman büyüyü ejderhalarla değil, duygularla yapıyor.
Ellie yıllarca görünmez olmuş bir kız. Koridorlarda adı değil, gölgesi dolaşmış. Ama bu yaz? Bu yaz görünmezlik pelerinini çöpe atıyor. On üç maddelik bir liste hazırlıyor. İçinde aşk var. İntikam var. Cesaret var. “Hayatımın en unutulmaz yazı” hedefi var. Kısacası Ellie, kaderine meydan okuyor.
Sonra evren gülüyor.
Çünkü o yazı birlikte geçirmek zorunda kaldığı kişi, eski en yakın arkadaşı, şimdiki düşmanı Jack. Bir zamanlar sırlarını paylaştığı çocuk, şimdi kalbinde en çok can yakan isim. Ve tabii ki planlarda “düşmanla aynı arabaya binip göz göze gelince kalp atışlarının kontrolden çıkması” maddesi yoktu.
İntikamla başlayan yolculuk, bastırılmış hislerin, yarım kalmış cümlelerin ve “acaba hâlâ?” sorusunun içine düşüyor. Ellie’nin listesi tek tek işaretleniyor ama beklediği şekilde değil. Çünkü bazı yazlar planlanmaz. Yaşanır. Ve bazı düşmanlıklar, aslında aşkın en inatçı maskesidir.
Bu hikâye tatlı ama hafif değil. Eğlenceli ama yüzeysel değil. Sihirli ama asla yapay değil. Sayfaları çevirdikçe şunu fark ediyorsunuz: Asıl büyü, risk alan bir kalbin attığı o kontrolsüz ritimde saklı.
Ve Ellie bu yaz sadece aşık olmuyor. Kendine dönüşüyor.