Edvard Munch’un Mahrem Günlüklerini okurken en çok beni etkileyen şey, aşkın hem umut hem de hayal kırıklığı olarak karşımıza çıkması oldu. Munch için aşk bazen yaşama sevinci, bazen de derin bir yalnızlık kaynağı. Bu çelişki bana çok samimi geldi; çünkü hayatta da aşk çoğu zaman böyle iki uç arasında gidip geliyor. Ben de aşk konusunda aynı düşünüyorum: hem büyüleyici hem de acıtıcı.Eserin melankolik havasını özellikle sevdim. Bu melankoli bana yabancı gelmedi; tam tersine, sonbahar gibi içe dönük zamanlarda daha da anlamlı geldi. Munch’un iç dünyasını bu havada okumak, hem keyif verdi hem de romantik bir şekilde bana eşlik etti. Aşkı bu kadar derin ve sancılı ama bir o kadar da gerçekçi anlatışı, eseri benim gözümde çok özel kıldı.
İnsanların kaderi gezegenlere benzer. Karanlıktan doğan bir yıldız misali bir başka yıldızla karşılaşır-bir an parlar ve yeniden karanlığa karışır. Aynı bunun gibi aynı böyle bir adamla bir kadın karşılaşır birbirlerine doğru süzülürler-aşkın ateşiyle yanıp kavrulurlar-sonra da kaybolup giderler farklı yönlere. Sadece bir avuç çift tek bir büyük alevde buluşur ve orada büsbütün birleşir.