Yaşıyor olmak, hayat bana bunu enjekte etti; mutsuzluk aşısı gibi, içine hayatı kaçırıp sonra da işte yaşatmamak, ne olursa olsun yaşatmamak, ne tuhaf.
Onu bulmak ve oraya ne kadar çorak ve uzak da olsa gidip yerleşmek, oranın lisanını öğrenmek zorunda, ne denildiğini anlamak, ağıtları çözmek zorunda. Bu yolculuğa çıkmak zorunda, kendi vatanında ölmek zorunda.
Yine bir mevsim döndü, bu dönenlerin benim hayatım ve üzerimdeki hale olduğu bana pek bilindik değildi. Döneni papaz eriği, çilek ve şeftali sanıyordum, değişeni ağaç yaprakları ve ıhlamur sanıyordum.