Tarih anlatılırken hep aynı sahneye bakıyoruz. Gündüz yaşanan savaşlar, tahta çıkan krallar, kurulan devletler, meydanlarda yaşanan büyük olaylar… Oysa gün batınca hayat bitmiyor, sadece görünmez oluyor. Roger Ekirch’in Gün Batarken’i tam da bu görünmeyen kısmın peşine düşüyor.
Yazarın geceyi tek bir kavram üzerinden açıklamaya çalışmaması şahaneydi. İlk bölümlerde karanlık, insanların çekindiği ve hazırlıklı olmak zorunda kaldığı bir zaman dilimi olarak çıkıyor karşımıza. Yangınlar, hırsızlıklar, cinayetler, batıl inançlar… Bunların hepsi gecenin doğal bir uzantısı gibi anlatılıyor. Fakat kitap ilerledikçe aynı gece bu kez insanların nefes alabildiği, sosyalleştiği, çalıştığı, âşık olduğu ve hatta kendisi olabildiği bir zamana dönüşüyor. Bu değişim kitabı benim gözümde daha ilginç hâle getirdi. Çünkü Ekirch, geceyi ne tamamen korkunun ne de tamamen özgürlüğün simgesi yapıyor; ikisini aynı anda taşıyabildiğini gösteriyor.
Kralların ya da büyük olayların peşinden gitmek yerine sıradan insanların gecelerini anlamaya çalışıyor yazar. Mahkeme kayıtlarından mektuplara, seyahat notlarından halk inanışlarına kadar çok farklı kaynakları bir araya getirmesi, kitabı kuru bir akademik çalışma olmaktan çıkarıyor.
Kitabın dört ana bölüme ayrılması da bence doğru bir tercih olmuş. Önce gecenin tehlikeleri anlatılıyor, ardından otoritenin karanlığı kontrol etme çabası, sonrasında gece hayatının farklı yüzleri ve en sonunda uyku, rüyalar ve mahremiyet ele alınıyor. Bölümler birbirinden kopuk durmuyor; aksine biri diğerini tamamlıyor.
Elektrikle birlikte yalnızca gecelerimiz aydınlanmadı, geceye yüklediğimiz anlam da değişti. Bugün bize sıradan gelen pek çok alışkanlığın aslında oldukça yeni olduğunu görmek şaşırtıcıydı. Bu yüzden Gün Batarken bana yalnızca geçmişi anlatan bir