Aşkin ilk dönemlerinde, insanın içine biraz olsun su serpen şeylerden biri, münasebetsizlik sayıldığından saklanması gereken bir
sürü şeyi en sonunda alenen yapabiliyor olmaktır. Toplumun sandığı kadar saygıdeğer, ağırbaşlı, dengeli veya "normal" olmadığımızı itiraf edebiliriz artık. Çocuksu, yaratıct, yabani, ümit dolu, sinik, kırılgan ve çok yönlü olabiliriz. Sevgilimiz de bunların hepsini anlayıp bizi böyle kabul edebilir.
Aşk aynı zamanda bir o kadar da zayıflığa dairdir. Başkasının kırgınlıkları ve dertlerinin, bilhassa bunlardan sorumlu tutulma tehlikesi içinde olmadığımız o ilk günlerde içimize işlemesiyle ilgilidir. Sevgilimizi canı sıkkın ve buhranlı, iki gözü iki çeșme ve içinde bulunduğu durumla baş edemez halde görmek, onca meziyetine rağmen, onun her şeyin üistesinden gelen biri olmadığına kani edebilir bizi. Demek ki onun da bazen kafası karışıyormuş, demek ki kimi zaman o da işin içinden çıkamıyormuş. Bunu fark etmek ona destek olmaya yönelik yeni bir rol verir bize, kendi yetersizliklerimizden
duyduğumuz utancı azaltır ve ortak bir acı deneyimi etrafinda bizi birbirimize yaklaştırır.
Ask hikâyeleri birisinin bizi tekrar görmeyi pek istemeyebileceginden endişelendiğimizde değil, o kişi bizi sürekli görmeye bir
itirazı olmadığı sonucuna vardığında; o kişinin kaçıp gitmek için her türlü imkanı varken değil, iki taraf da bir ömür boyu diğerini bırakmayacağına ve diğerine esir olacağına dair ciddi bir söz verdiğinde başlar.
Aşk anlayışımız, etkileyiciliğiyle dikkatimizi dağıtan o ilk anlar tarafından gaspedilip ayartılıyor. Aşk hikayelerimizi erkenden bitiriveriyoruz. Aşkın nasıl başladığı konusunda çok şey biliyor gibiyiz, nasıl devam edebileceği konusunda ise -bunu umursamadığımızdan- pek bir fikrimiz yok sanki.