O tatlı, kederli gülümsemesiyle, "Bıraktığımız yerden devam edeceğiz Esther," demişti. "Bütün bu olanları kötü bir rüya gibi hatırlayacağız."
Kötü bir rüya.
Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır.
Kötü bir rüya.
Her şeyi hatırlıyordum.
Kadavraları, Doreen'i, incir ağacının öyküsünü, Marco'nun elmasını, Common'daki denizciyi, Doktor Gordon'ın şaşı hemşiresini, kırık termometreleri, iki çeşit fasulyesiyle o zenci görevliyi, insülin yüzünden aldığım on kiloyu ve gökle deniz arasında gri bir kafatası gibi kabaran kayayı anımsıyordum.
Belki de unutkanlık, kar gibi her şeyi örtüp susturmalıydı.
Ama onlar artık benim bir parçamdı. Benim manzaramdı.
Burnuma bebek maması, ekşimiş süt ve tuzlanmış morina kokulu bez karışımı bir koku geldi ve kendimi kederli ve duygusal hissettim. Çocuk doğurmak çevremdeki kadınlara ne kadar da basit geliyordu! Neden ben böyle annelik duygusundan yoksun ve uzaktım? Neden kendimi Dodo Conway gibi birbiri ardına gelen tombul, yaygaracı bebeklere adamayı hayal bile edemiyordum?
Bütün gün bir bebeğe bakmak zorunda olsam kuşkusuz ki çıldırırdım.
Joan'la ilgili tüm haberleri sevinçle karşılıyor görünüp aslında küçük, acı bir yığın halinde biriktiriyordum. Joan benim eski, en iyi halimin, peşimi bırakmayıp bana işkence etmek için özellikle yaratılmış parlak bir kopyasıydı.
Bir gün gerçekten Chicago'ya gidersem adımı temelli Elly Higginbottom olarak değiştirebileceğimi düşündüm. O zaman Doğu'nun büyük bir üniversitesinden verilen bursu teptiğimi, New York'ta bir ayı heba ettiğimi ve günün birinde Amerikan Tıp Birliği üyesi olup bavullar dolusu para kazanacak olan aklı başında bir tıp öğrencisinin evlenme önerisini geri çevirdiğimi hiç kimse bilmeyecekti.
Chicago'da insanlar beni olduğum gibi kabul edeceklerdi.