• Abdülhak Hamit Tarhan geniş bir erkek kitlesinin kısa özeti.
  • Karısının ölümüne üzülüp Makber'i yazan, 1 hafta geçtikten sonra da başkasıyla evlenen Abdulhak Hamit Tarhan gibi de sevmeyin.
  • "Her yer karanlık pür-nûr o mevkî? ..
    Mağrib mi yoksa makber mi yâ Râb!
    Yâ hâbgâh-ı dilber mi yâ Râb,
    Rüyâ değil bu ayniyle vakî."
  • İnsan, bazı kerre, hâtırına gelen bir hayâli tanıyamaz, o kadar güzeldir. Zihninden uçan bir fikre yetişemez, o kadar yüksektir. Kalbinde doğan bir hissi bulamaz, o kadar derindir. Bu acz ile bir feryâd koparır, yâhûd pek karanlık bir şey söyler, yâhûd hiç bir şey söyleyemez de, kalemini ayağının altına alıp ezer. Bunlar şiirdir.

    Abdülhak Hamit Tarhan
  • Yine gece, yine hüzün
    Ve yine içimde sen
    Ve yine biliyor musun?
    İçimde sen olunca hüzün de güzel...
  • Eyvah! Ne yer, ne yâr kaldı,
    Gönlüm dolu ah-u zâr kaldı.
    .....

    Tarhan Mukaddimeyi okumakla şiiri okumanın, içindekileri okumakla şiirin adının aynı olduğunu söylüyor. Bu kitabı okuyan elinde bulunduranın kabristanı dolaşmış olduğunu fakat hiçbir şey anlamadan kabristandan çıkıp gideceğini dile getiriyor. Bunu da şu sözlerle açıklıyor. “Gönlümdeki feryattan yapılmış bir mezardır ki, muhtevasını taşlara yazılmış sözler gibi isterim.” İnsanlar kabrin hep dışını görürler. Ne kadar ölen için üzülseler de gördükleri taştan, yazılmış sözden isimden ibarettir. Fakat, içinde yaşanılan, hissedilen hakkında kimse hiçbir şey bilmez. Tarhan da o toprağın altındaki hayatı taşlarda görmek istiyor. Tarhan, derin düşünen, hisseden bir şair olarak çıkıyor karşımıza nitekim bu yüzden kendisini kimsenin anlamadığını, anlamayacağını da bilir.

    “Ben bu kitabı kendim okuyayım diye yazmadım.Zira bu iştirak edecekler nadir, belkide birkaç tane anlayan olacaktır.” Bir kişi düşüncelerini bir eserde ortaya koyarsa ikinci defa dünyaya gelmiş olduğunu görüyoruz bu sözde. Bir de kendim için yazıyorum demesi sanat sanat içindir ilkesini akıllara getirir. Nitekim Servet-i Fünun dönemine kadar şiirin konusu toplumsaldı, bireysellik yoktu fakat; işte bu eserle bireyselliğin temelleri atıldı ki Tarhan döneminden sonraki şairleri de bu bağlamda etkilemiş oldu.

    “Kederimin artması için buna sevinmek isterim bunu kimselere anlatamam.” Bu sözüyle şiirde işlediği muhteva akıllara gelir. Bu sözde bir insan bir sevinirse bu sevinci kursağanda kalır. Bu yüzden tekrar sevinmek ister. Yani sevinmek istedikçe keder artar ve Makber gibi eserler ortaya çıkar. Tarhan Makber şiirini yazmıştır fakat kendi dahi anlamamıştır. “ Hele yazdığım şeylerin bazısı o kadar benim değildir ki manalarını kendim dahi anlayamam.” Tarhan açıkça burda Makber’i ben yazdım fakat ölümün ne olduğunu anlayamadım. Anlaşılan şu ki ne kadar ölüm üzerine Tarhan kadar derin düşünülsün; yaşamadan, görmeden taşlara yazılmış sözlerden başkası anlaşılmaz.

    “Makber, makber değil bir türbe, türbe değil bir mabed, mabed değil bir küre, küre değil, ucu bucağı bulunmayan bir bir boşluk olmalıydı.” Şair burada da Makber’in ne olduğu hakkına bir arayışa çıkıyor. Türbe olmaz sadece dua eder gidersin, mabed olmaz orada da ibadet edersin. Küre olmaz sadece bu dünyayı görürsün. Yani hiçbir yerde o nuru göremezsin. Bu yüzden Makber, ilahiyle karşılaşacağın bir boşluk olmalıydı diyor. Nitekim devamında “ Nûr-ı ilahinin indiği, fikri insanın çıkamadığı bir yer olmalıydı” diyor. Yani Makber, kabirde o nurun indiği ve o anda insanın fikri olsada söyleyemeyecek kadar şaşırdığı bir yer olmalı ki Tarhan Tanrı’nın varlığını inanma konusunda akılla kalbi arasındaki ikilemden kurtulsun, aklı alt edip bütün varlığıyla Tanrı’ya inansın. Bu da Şinasi’nin Vahdet-i zatına aklımca şahadet lazım, sözünü hatırlatıyor. Diğer yandan Tarhan; “ Makber’den evvel yazdığım şeylerin pek çoğunu beğenmem, bazısını pek az beğenirim.Makber’i ise hiç beğenmiyorum çok seviyorum.” diyerek karşımıza çıkar. Yani Tarhan Makber’e şiir açısından değerli bir eser olarak bakmıyor. O Makber de işlediği, üzerine düştüğü ölüm düşüncesini seviyor. Tıpkı mezarın dış görüntüsünü sevmeyip, oranın içini özünü sevdiği gibi.



    “Alem-i edebiyatta bir ahiret lâzımdır. Makber, o ahiretten nişandır.” Tarhan burada da edebiyat aleminin yeniden doğuşu lazımdı. Çünkü; edebiyat divan edebiyatı geleceğiyle ya da Tanzimat’la toplumsallık geleneğiyle sürüp gidiyordu fakat, Makber bütün eski kalıpları kırıp, edebiyata yeniden bir sayfa açmış oldu.

    Bu eser şiir diye okunursa Tarhan’nın şairliğine dair hiçbir şey bulunamaz. Düşünülürse eserin derinliği belki yine şiir zannedilir. Çünkü bu eser” insanlığın ölüm karşısında çaresizliğidir.”