Gençlik yoksa bu mu demek, yersiz yurtsuz kokusuz bir oyuğa kıvrılamadan çocukluğun yaz güneşi çekilince çöken sis mi demek? Her şeye böyle bir sis perdesi ile bakıp da ağamamak mı demek? Genç, yaşlı birinin imrendiği
bir ilkbahar mı gerçekten de? Kavak yeli mi, söğüt dalı mı, ince taze filiz mi, seyrek ve titrek bir meleyiş mi, ince damlalı geçiveren bir serpinti mi, gülüşü içten ve neşeli mi, acaba ağzı kendinin mi?
Her ruhun vatanı var, onu bulmak ve oraya ne kadar çorak ve uzak da olsa gidip yerleşmek,oranın lisanını öğrenmek zorunda, ne denildiğini anlamak,
ağıtları çözmek zorunda. Bu yolculuğa çıkmak zorunda, kendi vatanında ölmek zorunda. Ölebilmek zorunda. Ölmeyi
kolaylamak zorunda, ölmeyi anlamak zorunda. Tamam da, nasıl yaşanacak, nasıl yaşanacak, nasıl yaşanacak, böyleyse neden yaşanacak, neden yaşanacak, ölebilmek için mi?
Ölebilmek için yaşanacak. Yaşayabilmek ölebilmenin, yerinde yurdunda ve kendin olarak ölebilmenin yolunu açarsa yaşanabilmiş olacak.