“Ben ne okuyorum?” dedirten bir eserle karşı karşıya kaldım.
Hani insanı huzursuz eden ama aynı anda içine çeken o garip his vardır ya… Tam olarak onu yaşadım.Bu tuhaf hazzı seviyorum.
Neden “tüm zamanların en iyi oyunlarından biri” olarak anıldığını, o derin ve dağınık görünen anlamın içinde hissettim.
Ortada bir bekleyiş var. Sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi… ama aslında her şey oluyor.
Hayat boyu süren, adını koyamadığımız ama tanıdığımız o bekleyiş.Bazen anlatmakta zorlandığımız ,kimi zaman anlamlandıramadığımız fakat hepimizin içten içe hissedip bildiği...
Neyi bekliyoruz?
Kimi bekliyoruz?
Bir şeyi mi, birini mi… yoksa hayatın bir noktada “anlamlı” hale gelmesini mi?
Bu noktada kendimi sorgularken buldum.
Eğer bu bitmeyen bekleyişin içindeki arayışa tanıklık etmeye hazırsanız, buyrun…
Peki Godot kim?
Samuel Beckett bir röportajında şöyle diyor:
“Kim olduğunu bilseydim, oyunda söylerdim.”
Tanrı mı?
İnsan bekler… o gelmez.
Ya da geldiğini anlayamaz.
Yaşamın anlamı mı?
Belki bulduğumuzu sandık.
Ama çoğu zaman yanıldığımızı da gördük.
Peki aramaktan vazgeçtik mi?
Elimizden kayıp gidiyor korkusu peki? hangimiz yaşamadık bir kuçük an dahi olsa ?
Umut mu?