Keşke kalp kırıklıklarına iyi gelen bir ilaç olsa…
Bir sabah uyandığında, suyla birlikte yutulan küçük bir tablet… Ve içindeki bütün o düğümler çözülse. Boğazına takılan cümleler erise. Geceleri aynı sahneyi defalarca başa saran zihin susa. Keşke.
Ama kalp böyle bir şeyi kabul etmiyor. O, iyileşmeyi bir reçeteye değil, zamana yazmış sanki. Ve zaman, en iyi doktor olduğu kadar en acımasız bekleme odası.
Kalp kırıklığı dediğin şey, görünmeyen bir yara. Kanamıyor gibi duruyor ama insanın içini eksiltiyor. Bir bakışın eksikliği, bir sesin yokluğu, bir “nasılsın”ın hiç sorulmaması… Hepsi birer iğne gibi batıyor. Ve insan en çok da şunu öğreniyor: Bazı yokluklar, varlıklardan daha ağır.
Eğer böyle bir ilaç olsaydı, belki herkes daha az ağlardı. Belki sokaklar daha sessiz olurdu. Ama belki de insan, en çok kırıldığında kendini tanır. En çok o zaman anlar hangi kelimenin onu iyileştirdiğini, hangi sessizliğin onu paramparça ettiğini.
Yine de insanın içinde küçük bir çocuk kalıyor: “Geçsin” diyen, “hiç olmasın” diye fısıldayan. Bir avuç huzuru bir kapsüle sığdırmak isteyen.
Ama yok.
Kalp kırıklığına iyi gelen tek ilaç, biraz zaman; biraz kabullenme; biraz da insanın kendi içinden yeniden geçmeyi öğrenmesi. Ve en tuhafı şu: Bir gün acı hafiflediğinde, insan o kırıklığın içinden geçen ışığı fark ediyor. O ışık, ilaçla gelmiyor. İçeriden doğuyor.