Avuçlarımı açıyorum; içi boş, parmak uçlarımda sadece yaşanmamış bir geçmişin soğukluğu var. Dokunsam kırılacak, dokunmasam ziyan olacak bir rüyanın eşiğindeyim. Olmayacağını, o güzel günlerin bir daha kapıyı çalmayacağını içimdeki her bir hücre haykırırken, ben yine de o imkansız masala sarılıyorum. Bu, bir delilik değil. Bu, insanın kendi yangınına bile bile odun taşıması da değil. Bu, sadece ruhun hayatta kalma çabası. Kalbimin bir köşesinde, dünyanın bütün kötülüklerinden uzakta, el değmemiş bir ada yaratmak ve orada sadece "iyi" kalabilmek.
Bizim en büyük yanılgımız neydi biliyor musun? Büyümeyi, güçlenmek sandık. Oysa büyümek; her gün biraz daha eksilmek, daha az gülmek ve en acısı da gözyaşlarını içeriye akıtmayı öğrenmekmiş. Bir zamanlar o masum gözlerle dünyaya bakan, her düşüşünde canı yansa da yeniden ayağa kalkan o çocuk, şimdi nerede? Hangi ara bıraktık onun elini? Hangi ara yabancılaştık kendi aynadaki yüzümüze?
"En büyük yenilgi, insanın kendi saflığını koruyamadığı gün başlar."
Şimdi önümde bembeyaz bir sayfa var ama kalem hep aynı kırgın cümlenin altını çiziyor: Ben çocuk kalmak istemiştim. Bir ağacın gölgesinde kaygısızca uyumak, sadece kalbimin sesini dinlemek ve sevginin karşılıksız olduğuna inanmak... Olmadı. Hayat, o narin çiçeği göğsümüzden söküp aldı ve yerine taştan duvarlar ördü.