Melike Ayaz

mutluluk gibi bayat, eski bir terim için fazla bilgili, fazla sofistike, fazla alaycı, fazla bilge, fazla post-her şeyiz.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
belki mutluluğun şartlarından biri, durum analizi yapmak istememektir. çünkü her türlü tanımlama girişimi mutluluk durumunu öldürecektir. belki bilerek mutlu olmak mümkün bile değildir. belki mutluluk geriye dönük olarak, sadece yitirdikten sonra anlaşılabiliyordur. bu görüşü ilk jean-jacques rousseau işlemişti: "altın çağ mutluluğu, ya insanlar keyfini sürecekken geçip gittiğinden ya da insanlar fark edebilecek durumdayken çoktan bitmiş olduğundan, insan ırkına hep yabancı kalmıştır." bir başka deyişle mutluysan fark edemezsin ve fark ediyorsan mutluluğa sahip değilsin demektir
dünyada önyargıların dışında yaşamak imkansız bir idealdir. içinde yaşadığımız çağ da bizim içimizde yaşar. ve çağlar, içlerinde yaşayan insanlar kadar bencildir: her çağ kendini üstün görür ve diğerlerinden daha fazla sevilmeyi talep eder. bu talepler de genelde karşılanır. çağımıza, vatanımız gibi büyük değer biçeriz. bizi ürettiğine göre, çağımız iyi olmak durumundadır.
dünyanın tüm kuşları bir toplantıda buluşurlar; hepsi ayrı telden çalmaktadır. bir hüthüt kuşu kalkıp doğal otoritesiyle kalabalığın sesini bastırarak kuşların doymak bilmez tutkularına alternatif gösterecek bir ruhani lider, bir simurg gereksindiklerini öne sürer. hep birlikte uçup bu simurg'u bulmaları gerekmektedir. ama birçok kuş böyle uzun ve çetin geçebilecek bir yolculuktan kaçınır. şahinler dünyevi prenslerin gücünü, balıkçıllar ıssız kıyılarını, ördekler güvenli gölcüklerini yeğlerler. serçeler güçsüzlüklerinden yakınır, bülbüller şarkılarını yitirmekten korkarlar. ama sonunda bir grup yola çıka. yedi vadiyi aşarlar. her vadide tehlikelerle, kararsızlıklarla ve baştan çıkarıcılarla karşılaşır ve örnek karakterlerin öykülerini dinlerler. bu karakterler arasında "yaşayan ve çabası hiç bitmeyen" isa ile kendisini nereye gömmelerini istediğini soran öğrencilerine, "beni bulabilirseniz benden akıllısınız demektir çünkü ben kendimi hiç bulamadım" diyen sokrates de vardır. nihayet simurg'un sarayına varlıklarında geriye sadece otuz kuş kalmıştır; hepsi yaşlanmış, bitkin, toz toprak içindedir. kibirli bir saray ulağı uçarak yanlarına gelir, paspal görünüşlerine kızar ve içeri girmeye layık olmadıklarını, geri dönmelerini söyler. ama kuşlar ısrar ederler ve sonunda saraya kabul edilirler. saray sahiden muazzamdır. ama bomboştur. hüsran ve kederle sarayın içini ararlar. bir hiç uğruna bunca yol tepmişlerdir. saray, aynalar dışında bomboştur. ama derken peyderpey tuhaf bir coşku kaplar içlerini. birden aynaların ne anlama geldiğini kavrarlar. simurg'u bulmuşlardır! aynalarda simurg'a bakmaktadırlar. çünkü simurg (farsça otuz kuş) kendileridir.
bugün herkes tatil, öğrenciler istisnasız daha yüksek notlar, çalışanlar terfi, sanatçılar daha fazla takdir, herkes bir sonraki ilişkisinde düşlerdeki sevgiliyi hak ediyor. çünkü başarısızlık artık modası geçmiş bir kavram. hiç kimse çok az insanın yüksek notlara veya sanatsal takdire layık olduğunu, düşlerdeki sevgili diye bir şeyin bulunmadığını kabule yanaşmıyor. başarısızlık artık yeni tabu, ağza alınması yasak yeni küfür.