Gökçe Fortacı

Gökçe Fortacı
Yangında ilk kurtarılacak olan..
Öldürme Zamanı / A Time To Kill (1996)
Adaletin herkese eşit dağıtıldığına inanmak isteriz. Ama Öldürme Zamanı, bu inancın ne kadar kırılgan olduğunu yüzümüze çarpan, rahatsız edici derecede dürüst bir mahkeme draması. Mississippi’de yaşayan siyahi bir baba, Carl Lee Hailey (Samuel L. Jackson), 10 yaşındaki kızına tecavüz eden iki beyaz adamı mahkeme öncesinde öldürür. Bu noktadan sonra film, basit bir suç hikâyesi olmaktan çıkıyor ve adaletin gerçekten neye hizmet ettiğini sorgulayan bir vicdan muhasebesine dönüşüyor. Carl Lee’yi savunmayı üstlenen genç avukat Jake Brigance (Matthew McConaughey) ve Ellen Roark (Sandra Bullock), sadece mahkemede değil, toplumun kökleşmiş önyargılarıyla da mücadele etmek zorunda kalıyor. Karşılarında ise sistemin temsilcisi olan, kararlı ve sert savcı Rufus Buckley (Kevin Spacey) var. Film ilerledikçe şunu çok net hissediyorsunuz, mesele yalnızca bir cinayet davası değil. Bu, bir toplumun aynaya bakma cesaretiyle ilgili. Irkçılığın, korkunun ve öfkenin adalet kavramını nasıl eğip büktüğünü izliyoruz. Özellikle Ku Klux Klan’ın tehditleri ve kasabada yükselen gerilim, adaletin mahkeme salonuyla sınırlı olmadığını gösteriyor. Filmin ortalarında tempo yer yer düşüyor, bazı sahnelerin uzadığı hissine kapıldım. Ama finaldeki kapanış konuşması, bütün filmi yeniden anlamlandıran bir ağırlık taşıyor. O an, film yalnızca jüriye değil, doğrudan bize konuşuyor. Kendimize sormak zorunda kalıyoruz, aynı durumda olsaydık gerçekten tarafsız olabilir miydik? Öldürme Zamanı, sadece bir mahkeme filmi değil. Vicdan, önyargı ve adalet arasındaki o rahatsız edici gri alanı cesurca kurcalayan, etkisi uzun süre zihinde kalan güçlü bir dram. Özellikle mahkeme sahnelerini ve karakter temelli anlatıları sevenler için unutulmayacak bir deneyim.
Reklam
Hamnet
9/10
·293 syf.··
Beğendi
·
2026 2. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 17 Şubat 2026 08:09
Hamnet”, bir çocuğun ölümünü anlatan bir roman değil. Bir annenin, bir babanın ve bir evliliğin içinden geçen o görünmez çatlağın romanı. Maggie O’Farrell, Shakespeare’i merkeze koymak yerine, sessizce geri çekilip Agnes’i anlatıyor. Kitabı okurken en çok beni etkileyen şey, yasın gürültülü değil, aksine çok sessiz anlatılmasıydı. Büyük dramatik sahneler yok, ama her sayfada hissedilen ağır bir eksiklik var. Hamnet’in ölümü, sadece bir kayıp değil, aynı zamanda bir dönüşümün başlangıcı. Bir annenin iç dünyasında olanları, kelimelere dökülmeyen o boşluğu çok güçlü hissettiriyor. Kitabı bitirdiğinizde filimi de okumanızı tavsiye ederim, çünkü ikisi birbirini öyle güzel tamamlıyor ki
HamnetMaggie O'Farrell · Domingo Yayınevi · 20249,6bin okunma

Gökçe Fortacı

, bir kitap okudu
9/10
·293 syf.··
Beğendi
·
8 günde okudu
·
Okunma: 17 Şubat 2026 08:09
·
2026 2. kitabı
Maggie O'Farrell
8.4/10 · 9,6bin okunma
SHINE (1996) ️8,2
Bazı hayatlar vardır, yetenekle başlar ama acıyla şekillenir. Shine, dünyanın en zor eserlerinden biri olan Rachmaninoff’un 3. Piyano Konçertosu’yla özdeşleşen David Helfgott’un hem yükselişini hem de kırılışını anlatıyor. David’in hikâyesi aslında bir dehanın doğuşundan çok, bir ruhun parçalanışının hikâyesi. Müziğe sığınan bir çocuk… ama o müziği bile özgürce sevmesine izin vermeyen, sevgisini baskıyla karıştıran bir baba. Piyano, onun kurtuluşu oluyor ama aynı zamanda onu tüketen şey de. Londra Kraliyet Müzik Akademisi’nde Rachmaninoff’un 3. konçertosunu çaldığı o sahne, bir zafer anı gibi başlıyor, ama bir çöküşe dönüşüyor. Çünkü bazı zaferlerin bedeli, insanın kendi zihni oluyor. Geoffrey Rush burada sadece oynamıyor, adeta David Helfgott’a dönüşüyor. O kırılganlık, o çocuk kalmış ruh hali, o ince çizgide yürüyen zihin… hepsi inanılmaz gerçek. Shine, bir müzik filminden çok daha fazlası. Bu film, yeteneğin güzelliğini değil, o yeteneğin taşıdığı ağırlığı anlatıyor. Bazen en parlak ışıklar, en derin karanlıktan çıkar.